ENÎSÜ'T-TÂLİBÎN VE UDDETÜ'S-SÂLİKÎN
MAKAMÂTI MUHAMMED BAHÂÜDDİN NAKSİBEND
( Kuddise Sirruh)
Müellifi Mütercimi
Saiâhuddin b. Mübarek Süleyman Izzî
el-Buhârî (K.S.) (Teşrifatı)
BUHARA YAYINEVİ
MUHAMMED BAHÂÜDDİN NAKŞİBEND EL-BUHARÎ (K.S.)
Nakşibendiyye tarikatinin ilk şeyhi olup, hicrî 718 (milâdi 1318) senesinde Buhara civarında bulunan ve Kasr-ı Arifân diye anılan köyde doğmuştur. Büyük şöhretine rağmen, hâl tercümesinin hiç olmazsa belli başlı safhalarını tarih sırası ile anlatan bir esere rastlanmaz. Babasının ne işle meşgul olduğuna ve «Nakşibend» lâkabının kendisine niçin verildiğine dair de kaynaklarda kesin bir bilgi yoktur. Onu görüp tanımış olanlardan - ayni zamanda halifelerinden- Salâhuddin b. Mübârek'in hazırlamış olduğu «Enîsü't-Tâlibîn ve Uddetü's-Sâlikîn» adlı eser, hayatı hakkında yazılmış en önemli kaynaklardan bindir. Onunla ilgili olarak muhtelif tasavvufi eserlerde geçen bilgilerin büyük bir kısmı bu kitaba dayanmaktadır. (1)
Muhammed Bahâüddin Nakşibend daha üç günlük bir çocuk iken, Kasr-ı Ârifan'a gelen Hâce Muhammed Baba Semmâsi tarafından ma'nevî evlâdlığa kabul edilmiştir. Hâce Muhammed Baba Semmâsî, onun terbiyesini o sırada yanında bulunan Seyyid Emir Külâl'e havale etmiştir. Ancak babasının (bir rivayete göre dedesinin), kendisini o devrin önde gelen tasavvuf erbabına tanıtmak ve sohbetlerinden faydalanmasını sağlamak gayesi ile çeşitli şehirlere, bu sırada Semerkand'e götürerek tahsil ve terbiyesi ile ilgilendiği anlaşılmaktadır. Bu şekilde; devlinin çeşitli âlimlerinden ve şeyhlerinden ders görerek yetişen Muhammed Bahâüddin Nakşibend 18 yaşına geldiğinde evlendirilmiştir.
Daha sonra N esef de bulunan Seyyid Emir Külâl hazretleri Kasr-ı Ârifan'a gelip, kendisine Hâce Muhammed Baba Semmâsl'nin vasiyetini hatırlatarak, tasavvufi terbiyesini üzerine almıştır. Muhammed Ba¬hâüddin Nakşibend 7 yıl Seyyid Emir Külâl hazretlerinin hizmetinde bulunarak onun şerefli sohbetleri ile kemâle ermiştir. Ondan zikir telkinini ve sülük adabını öğrenmiştir. Fakat Muhammed Bahâüddin Nakşibend bu yola intisabını, silsile-i zeheb (altın halka, altın zincir) in dokuzuncu halkasını teşkil eden Abdülhâlık Gocduvâni (ölümü: 575-1179) hazretlerinin rûhaniyetine borçlu olduğunu söylemektedir. Gerçekten de onun getirdiği esaslara bağlı kalarak Seyyid Emir Külâl hazretlerinin aksine zikr-i hafî (gizli zikir) yi tercih etmesi bu sözünü doğrulamaktadır. Esasen kendisine «ÜveysU nisbetinin verilmesine sebep de, daha önce yaşamış olan bir şeyhin rûhaniyetinden bu şekilde feyz almış olmasıdır.
Muhammed Bahâüddin Nakşibend'e izafe edilen veya hiç olmazsa ondan sonra bu ad ile şöhret bulan tarikatın izlerine daha önce Gazneliler devrinde (357 -579 = 962 -1183) rastlanmaktadır. Ancak başlangıçta sâdece bazı esasları belli olan bu tarikat, gerçek hüviyetini Hâce Yusuf el-Hemedânî (ölümü: 535-1140)'dan sonra almıştır. Yusuf el-Hemedâni'nin halifelerinden Ahmed Yesevî tarikatın Mâverâünnehf-de, Abdülhâlık Gucduvâni de Harezm'de ve Horasan'da yayılmasına yardım etmiştir. Abdülhâlık Gucduvâni hafi (gizli) zikri, Ahmed Yesevî ise cehri (açık) zikri tercih etmekte idi. İşte Abdülhâlık Gucduvânden itibaren «Hâcegâniyye» adını alan tarikat, bu şekilde iki kol hâlinde gelişmiştir. Ancak bu kollar yayıldığı çevrenin örf ve inançlarının te'siri ile de birbirinden farklı mahiyetlere bürünmüştür. İşte bunun bir sonucu olarak bir ara zayıflamış olan Abdülhâlık Gucduvânî'nin esaslarından «Üveysîlik» ve «Rabıta» gibi umdeler, Muhammed Bahâüddin Nakşibend tarafından canlandırılmıştır.
Hafi zikri müdafaa ederek ona göre amel eden Muhammed Bahâüddin Nakşinbend'in bu hareket tarzı Seyyid Emir Külâl'in müridlerinin şikâyetlerine yol açmıştır. Fakat Seyyid Emir Külâl hazretleri her bakımdan takdir ettiği Muhammed Bahâüddin Nakşibend'in bu türlü hareketini hoş karşılamıştır.
Bir müddet sonra Seyyid Emir Külâl, kalabalık bir derviş topluluğu arasında Muhammed Bahâüddin Nakşibend'e bundan böyle hareketinde serbest olduğunu, ister Türk, ister Tacik olsun kendisine faydalı olabilecek herkesden feyz alabileceğini söylemiştir. Bunun üzerine Muhammed Bahâüddin Nakşibend bundan sonra 7 yıl Mevlâna Arif Dikgirânî'nin sohbetinde bulunmuştur. Daha sonra sırası ile Yeseviyye tarîkati şeyhlerinden Kuşem Şeyh ve Halil Atâ ile tanışmış, bir ara hükümdar olan Halil Atâ'nın hizmetinde 12 (bir rivayete göre 6) yıl kalmıştır. Bu hükümdar şeyhin bertaraf edilmesinden sonra dünya işlerinden nefret ederek Buhara köylerinden Zivertun'a yerleşmiştir.
Muhammed Bahâüddin'in bundan sonraki hayatı hakkında kaynaklarda kesin bir ma'lûmât yoktur. Ancak Seyyid Emir Külâl'in 772 (1318) tarihinde vefatından önce etrafında hayli büyük bir derviş kitlesinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Seyyid Emir Külâl'in, vefatından biraz önce müridlerine Muhammed Bahâ-üddin Nakşibend'e tâbi' olmaları hususundaki vasiyeti üzerine müstakil olarak tarikatin başına geçmiştir.
Muhammed Bahâüddin Nakşibend iki defa hacca gitmiştir. Bunlardan ikincisinde, halifelerinden Muhammed Parsâ'yı müridleri ile Nisabur'a göndermiş, kendisi de Zeynüddin Ebûbekr et-Tâyibadî (ölümü: 791 - 1388/l389)'yi ziyaret etmek üzere Herat'a giderek 3 gün kadar bu şeyh ile sohbet ettikten sonra Nisabur'da bulunan arkadaşlarına katılmıştır. Hacdan dönerken Bağdad'a uğrayarak oradan Merv'e gitmiştir. Burada bir müddet kaldıktan sonra Buhara'ya dönmüştür. Bu tarihden sonra - ihtimal ki tarîkatini yaymak maksadı ile - çıkmış olduğu kısa süreli seyahatler hariç 3 Rebîulevvel 791 (2 Mart 1389) Pazartesi günü 73 yaşında olduğu halde âhıret âlemine göç edişine kadar bir daha Buhâra'dan ayrılmamıştır.
Çok mütevazı bir hayat süren Bahâüddin Nakşibend, haramdan son derece sakınır, hediye getirenlere hediye ile mukabele eder, müsafire son derece saygı gösterir ve bizzat hizmet ederdi.
Muhammed Bahâüddin Nakşibend, vefatından bir gün önce müridlerine, halifelerinden Muhammed Parsa'ya tâbi' olmalarını vasiyet etmiştir. Buhara yakınlarında bulunan türbesi hâlen bir çok kimseler tarafından ziyaret edilmektedir. Başlıca eserleri, «Evrâd-ı Bahâiyye», «Tuhfe» ve «Silkü'l-Envâr ve Hediyyetü's-Sâlikin» dir.
Kendisinden sonra «Nakşibendiyye» olarak anılmaya başlayan tarikati, Çin, Türkistan ve Anadolu'da yayılmıştır. Diğer tarikatlerin aksine, tarikat silsilesinin, Hz. Ali (R.A.) yerine Ebûbekr (R.A.)'e bağlı bulunmuş olması, bu tarikatin, diğerlerinde az da olsa hissedilen şiîlik te'sirinden uzak kalmasını sağlamıştır. Nakşibendiyye tarikati Ehl-i Sünnet akidelerine sıkı sıkıya bağlı olduğu için halkın, hilâfet hususunda icmâı desteklediği için de Sünnî hükümdarların rağbetine ve yardımına mazhar olmuştur.
(1) Nefehâtü'l-Üns ve Reşahât gibi.