collapse

Gönderen Konu: Füsus ûl- Hikem - Muhyiddin İbn-i Arabi  (Okunma sayısı 23786 defa)

0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı sufi

  • İslam ve Tasavvuf
  • Kıdemli Üye
  • ***
  • İleti: 475
  • Karma 4
Füsus ûl- Hikem - 22.Bölüm
« Yanıtla #56 : 03 Eylül 2010, 14:48:23 »
         

      22.Bölüm     
   

                 
    [KELİME-İ ŞÎSİYYE'DE    MÜNDEMİC "HİKMET-İ
    NEFSİYYE"NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR]
    (XXII. Bölüm)
          Böyle      olunca onları mekren da'vet ettiği gibi, onlar da mekren icâbet      ettiler. Muhammedî geldi, bildi ki muhakkak Allah'a da'vet, onun Hüviyyeti      haysiyyetiyle değil, ancak esmâsı haysiyyetiyledir. Binâenaleyh, Hak      Teâlâ: …………… (Meryem, 19/85) ya'nî "Biz ol günde muttakîleri      gürûh gürûh Rahmân'a cem' ederiz" buyurdu. İmdi, harf-i gâyeyi      getirdi ve onu isme mukarin kıldı. Öyle ise biz bildik ki, âlem onların      muttakî olmalarını îcâb eden bir       ism-i İlâhî’nin taht-ı hîtasındadır (25).
Ya'nî      dâî (davet      eden) ve med'uvv (davet      edilen) şey'-i vâhid (tek      şey) ve Hak med'uvv (davet edilen) ile berâber      iken      Cenâb-ı      Nûh'un, kavmini Allâh'a da'veti mekr (hile,      altatmaca) olduğundan, onların         icâbetleri (kabul      etmeleri) dahi mekr (hile)      ile oldu. Ve onların ne sûretle mekren (hile      ile) icâbet   eyledikleri      (kabul      ettikleri) biraz aşağıda îzah olunacaktır. Halbuki da'vete      gelen Muhammedî, ya'nî vâris-i Muhammedî, (Muhammed’in      miasçıları, Evliya) da'vet Hakk'ın hüviyyet-i Ahadiyyesi (Hakk’ın      Zât’ı) cihetinden (yönünden) değil,      esmâsı cihetinden (yönünden) olduğunu bildi. Zîrâ      / Hakk'ın hüviyyet-i Ahadiyye’si (Hakk’ın      Zât’ı) cemî'-i mezâhirde (bütün      mazhar yerlerinde, birimlerde) sârîdir (yayılmıştır)      ve cemî'-i taayyünâtı (bütün      oluşmuşlar, birimler) sûrî (bedenleri)      ve ma'nevî (rûhları) ihâta-i Zâtiyyesi ile      (Zât’ı ile, kuşatmıştır) muhîttir (kaplamıştır).Binâenaleyh (nitekim),        hüviyyet-i mutlakası (mutlak      olan Zât’ı) i'tibâriyle (bakımından)      dâî (davet eden) ve med'uvv (davet      edilen) şey'-i vâhid (tek      şey) olduğundan ona da'vet mekr (hile, aldatmaca) olur. Esmâ      cihetinden (yönünden)      da'vet ise böyle değildir. Bu           cihetten (yönden)      med'uvv (davet      edilen),bir      ismin terbiyesinden diğer ismin terbiyesine da'vet            olunur: Meselâ Hâfıd veyâ Müntakım ve Mudill isimlerinin      mazharları (çıktığı      yer) olan kimse, bu isimlerin mukâbili (karşılığı)      olan Râfi' ve Rahîm ve Hâdî isimlerine da'vet olunur. Zîrâ      evvelki isimler, sonrakilerden daha dar ve daha husûsîdir (özeldir)      ve celâlîdir. Sonrakiler ise evvelkilerden daha vâsi' (geniş, rahmeti boldur) ve daha kâmildir      ve cemâlîdir. Şu halde med'uvv (davet      edilen) dıyktan (darlıktan) vüs'ata (genişliğe)      ve Celâl'den Cemâl'e da'vet edilmiş olur. Çünkü      .......................... (A'râf, 7/156) muktezâsınca (gereğince)      rahmet olan Cemâl, Celâl'den evsa' (daha      geniş) ve eşmeldir (daha      şamil, daha kaplayıcıdır).
Suâl:      Mezâhir-i kevniyyeden (evrendeki      görüntü yerlerinden, birimlerden) her birisi, kendi Rabb-i hâssı      (özel has      esması) olan ismin kemâlâtı zâhir olmak (meydana      çıkmak) için, sahrâ-yı vücûda (vücût      çölüne) gelmiştir. Ve ismin sırât-ı müstakîmi (doğru      yolu) ne ise, kendi mazharını (bedenini)      nâsıyesinden (alnından)      tutup çeker, götürür. Ve o tarîkın (yolun)      müntehâsı (varılacak son noktası)o ismin kemâlidir ve o mazhar (görüntü      yeri, birim) dâimâ o ismin terbiyesi tahtındadır (altındadır) ve onun hakîkâti ve      rûhu odur. Binâenaleyh (nitekim),bir mazhar (görüntü      mahalli, birim), kendi      Rabb-i hâssı (Rabbi’ndeki      güçlü, has ismi) ve hakîkâti ve rûhu olân ismin Rubûbiyyetinden,      (Rablığından,      terbiyesinden) Rabb-i hâssı (Rabb’inin      güçlü öz esması) olmayan diğer bir ismin Rubûbiyyetine (terbiyesine)      mi da'vet olunur? Bu mümkin midir? Ve birinin terbiyesi tahtından      (altından) çıkıp      diğerinin terbiyesi altına girebilir mi?
Cevap:      Hayır! Bir mazhar, (görüntü      yerinin) kendi hakîkâti olan Rabb-i hâssın (Rabb’ının      idaresi altında olduğu ismin) Rubûbiyyetinden ihrâç      olunup (çıkıp)      diğer bir hakîkate da'vet olunmak muhâldir (olamaz).Çünkü ............................... (Ahzab, 33/62) âyet-i      kerîmesi mûcibince (gereğince)      hakâyık-ı İlâhiyye’nin (İlâhi      hakikâtlerin, esmanın) tebdîl (değişmesi)      ve tağyîri (bozulması, başkalaşması) mümkin      değildir. Fakat her bir mazhar (görüntü      mahalli, birim), mertebe-i      ilimden kopup bu âlem-i şehâdette (içinde      bulunduğumuz âleme) sûret-i unsuriyye-i insâniyye ile      (unsurlardan meydana gelen insan şeklinde) zâhir oluncaya (meydana      çıkıncaya) kadar geçtiği yollardan birer sıfat kapar ve o      sıfatların rengine boyanır. Binâenaleyh (nitekim),bu kaptığı sıfatlardan hangisi diğer sıfatlar üzerine gâlip      (üstün) gelmiş ise, o mazharda, (birimde)      o sıfatın saltanatı zâhir olur      (görülür) . Ve o mazhar (görüntü      yeri, birim),o sıfatın münâsibi (uygun) olan ismin tecellîsini (oluşumunu)      üzerine celb edip (kendisine      çekip) kendisinde onun hükmü gâlip (üstün) olur. Ve şu halde o ismin      terbiyesi altına girmiş bulunur. Fakat bunların cümlesi ârızîdir, (gelip      geçicidir) aslî (asıl)      değildir. Zîrâ o mazhar (görüntü      yeri, birim),aslında hangi ismin mazharı (görüldüğü      yeri) ise, o ismin zevki ve sırât-ı müstakîmi (doğru      yolu) üzerinedir. Meselâ Nâfı' isminin mazharı (göründüğü yer) olan bir      kimsenin zevki ve sırâtı, (yolu)      herkese îsâl-i menfaattir (menfaat      ulaştırmaktır).O kimse her ne kadar muhît-i kevnîsinden      (çevresinden)      kaptığı birtakım sıfât-ı nefsâniyyenin rengine boyanmış      olsa da, yine Rabb-i hâssı (Rabb’inin      has, özel ismi) olan Nâfi' isminin zevkınden hâlî değildir.      Bu sıfât-ı ârıza sâikasıyla (geçici      sıfatların sürmesiyle) birtakım mesâvîde (kötülüklerde) bulunsa bile, yine      nef-i halkı (halkın      faydasını) gözetmedikçe, kalben müsterih olamaz ve halka      zarar îrâs eylese (verse)      müteessir olur; çünkü Rabb-i hâssının (öz      esmasının) zevki budur ve bu isim esmâ-i Cemâliyye’dendir      (Cemâl      ismindendir).Binâenaleyh (nitekim),o kimse hadd-i zâtında bir ism-i Cemâl'in (Cemâl      isminin) mazharıdır (göründüğü      yerdir).Fakat bu âlem-i kesâfette (madde âleminde) ve bu sahrâ-yı      tabîatta (tabiat      çölünde), mezâhire      (görüntü      yerlerine, birimlere) ârız (sonradan,      gelip geçici) olan sıfât, sıfât-ı celâliyye (celâl      sıfatları) olup, onların bu sıfatlara münâsip (uygun) olarak celb ettikleri (kendine      çektikleri) esmâ dahi, esmâ-i Celâliyyedir (Celâl      esmasıdır).Zîrâ bilcümle mesâvî (bütün      kötülüklerin hepsi) kesâfet (madde      âleminin) ve tabîatın muktezâsıdır (gereğidir)      ve hayvâniyyet kesâfetle (yoğunlaşmakla,      madde olmakla) kâimdir (varlık      bulmuşlardır) ve ne kadar sıfât-ı hayvâniyye (hayvan sıfatı) varsa cümlesi Celâlîdir      ve ednâs-ı tabîiyyedendir (tabiatın      aşağılığından, pisliğindendir). Onun      için ezvâc (eşler)      ile mukârenet-i meşrûadan (şeriate      uygun birleşmelerden) sonra bile hâl-i cenâbetten (cenabet      halinden) tatahhur (temizlenme)      lâzımdır. İşte Enbiyânın (Peygamberlerin)      da'veti  ism-i Celâl'in      (Celâl isminin) terbiyesinden ism-i      Cemâl'in (Cemâl      isminin) terbiyesinedir.              Suâl:      Enbiyâ (Peygamberler)      esmâ-i Celâliyye’den (Celâl      isimlerinden) esmâ-i Cemâliyye’ye (Cemâl isimlerine) da'vet ediyor.      Fakat asılda bir ism-i Celâl'in (Celâl      isminin) mazharı (çıktığı yer) olan bir kimse, o      Rabb-i hâssın (Rabb’inin      öz esmasının) zevki ve sırât-ı müstakîmi (doğru yolu) üzerinde seyredeceğine      (gideceğine)      ve kendi hakîkâti olan bu ismin dâiresinden dışarı çıkamayacağına      göre, kendi Peygamberine tâbi' olup Hâdî ism-i Cemâl'inin (Cemâl      olan Hâdî isminin) terbiyesi tahtına (altına)      girse bile, nef’i (fayda)      olamayacaktır. Zîrâ hakâyık-ı İlâhiyye’nin (İlâhi hakikâtlerin, esmanın) tebdîli      (değiştirilmesi)      mümkin değildir. Şu halde da'vetin ona ne faidesi vardır?
Cevap:      Da'vetin fâidesi, ancak Hak için hüccet-i bâliğanın (en      yüksek mertebede olan hüccetin, delilin) sübûtudur        (meydana      çıkmasıdır).Zîrâ Peygamber gelip ehl-i Celâl'i      (Celâl      sahiplerini) / da'vet etmese, onların küfür ve        dalâletleri kuvvede kalıp fiile gelmezdi ve şu halde de Hakk'ın      Adl ve             Hakem isimleri zâhir olmazdı (meydana      çıkmazdı). Ehl-i      Cemâl (Cemâl sahipleri) dahi böyledir. İmdi      med'uvv olan (davet edilen) kimseIerde dört sûret (şekil) mutasavverdir (düşünülür):
Birincisi:      Aslında bir ism-i Cemâl'in mazharı (Cemâl      isminin çıktığı yer, birim) olup, Peygamber’in da'vetine      icâbetle (kabul      etmekle) amel-i sâlih işler (iyi      işler yapar). Bu      kimse zâhiren (dış      görünüşle ilgili) ve bâtınen (içte,      rûhen) ism-i Cemâl'in (Cemâl isminin) taht-ı      terbiyesindedir      (terbiyesi altındadır).
İkincisi:      Aslında bir ism-i Celâl'in (Celâl      isminin) mazharıdır (çıktığı      yerdir, birimdir).Fakat Peygamber’in da'vetine icâbetle (kabûl      etmekle),zâhirde (görünüşte)      şerîat üzere âmil (iş      yapan) olmakla beraber, Rabb-i hâssı (Rabb’inin idaresi altında olduğu has ismi) olan      o ism-i Celâl'in (Celâl      isminin) zevki ve sırât-ı müstakîmi (doğru yolu) üzeredir. Meselâ      namaz kılar, oruç tutar, hac eyler; velâkin söylediği vakit kizb eder      (yalan söyler),      va'd ettiği vakit hulf eyler (sözünü      tutmaz),emânete hıyânet eyler ve bunları      yapmaktan zevk duyar, aslâ nedâmet etmez (pişmanlık      duymaz) .İşte bunlar alâmet-i nifâktır (iki      yüzlülüğün, kâfirliğin işaretidir) .Binâenaleyh (nitekim),muvakkaten (geçici      olarak) esmâ-i Cemâliyye’nin (Cemâl      esmasının) taht-ı terbiyesinde (terbiyesi      altında) bulunsa bile fayda vermez. Zîrâ ayn-ı sâbitesinin      (ilmi      suretinin) isti'dâdı      budur. Âkıbet (sonuç olarak) Rabb-i      hâssı olan isim (kendi      has esması olan isim) , onu      sırât-ı müstakîminin (doğru      yolunun) müntehâsına (son noktasına),ya'nî kemâline götürür.
Üçüncüsü:      Aslında bir ism-i Celâl'in mazharı (Celâl      isminin çıktığı yer) olmakla berâber, bu âlem-i şehâdette      (içinde      bulunduğumuz âlemde) dahi, zâhiren (görünüşte)      kendisini da'vet eden Nebî’ye (Peygambere)      tâbi' olmayıp (uymayıp)      inkâr eder. Küffâr bu zümredendir (inkârcı bu toplumdandır) .Bu kimse bâtınen (ruhen)      ve zâhiren (görünüş      olarak) ism-i Celâl'in (Celâl      isminin) terbiyesi tahtındadır (altındadır).
Dördüncüsü:      Aslında bir ism-i Cemâl'in mazharı (Cemâl      isminin göründüğü yer) olup zâhirde (görünüşte) hicâbiyyât-ı tabîiyye      (tabiat      perdeleriyle) ve te'sîrât-ı muhîtiyye (çevresindeki tesirler) ile      kendisini da'vet eden Nebî’yi tekzîb eder (yalanlar)      ve muvakkaten (geçici olarak) esmâ-i Celâliyye’nin      (Celâl      isminin) taht-ı te'sirinde (etkisi      altında) evkât-güzâr      (vakit geçirici)      olur. Fakat bu eyyâm-ı küfrü (küfürde      olduğu günler) içinde dahi Rabb-i hâssı (kendi      Rabbinin esas ismi) olan ismin zevki üzere bulunur: Meselâ küfr      etmekle berâber yalandan nefret eder; emânete hıyânet etmez; halka zulümden      ictinâb eyler (sakınır)      ; nihâyet      nesîm-i hidâyet (hidâyetin      kokusuna) erişip birgün îmân-ı ezelîsi (eski      imanı) zâhir olur (meydana çıkar) .İşte böyle bir kimse bâtınen (rûhen)      ism-i Cemâl'in ( Cemâl isminin) ve zâhiren (görünüşte)      ism-i Celâl'in (Celâl      isminin) taht-ı terbiyesinde (terbiyesi      altında) bulunur.
İmdi      Peygamber’in da'vetiyle herkesin muktezâ-yı isti'dâdı (istidadının      gereği) ne ise o zâhir olur (meydana      çıkar) ve irâde-i İlâhiyye (Allah’ın      irâdesi) ne sûretletaalluk etmiş (ilişkili)      ise o vukû' bulur (meydana gelir) .Bu kazâ ve sırr-ı kader bahsi Fass-ı      Üzeyrı'de tafsîl olunmuştur (açıklanmıştır) ,oraya mürâcaat buyrulsun. Binâenaleyh (nitekim),Resûl ile vâris (mirasçısı),iblâğ cihetinden (ulaşması      bakımından) ,ancak / emr-i teklîfiye (teklif edilen emirlere) hâdim      olurlar (hizmet      ederler) ; yoksa      emr-i irâdîye (iradi      emre) hâdim değildirler (hizmet      edemezler) .Bunun tafsîli (açıklaması) dahi Fass-ı      Ya'kûbî'dedir. Bundan başka Peygamber, aslında bir ism-i Cemâl'in      (Cemâl      isminin) mazharı (çıktığı yer) olan kimseyi, o      ism-i cüz'înin (ismin      parçasının, kısmının) rubûbiyyetinden (terbiyesinden) daha şümûllü (kapsamlı      içine alan) ve daha cem'iyyetli (toplayıcı)      olan ismin rubûbiyyetine (terbiyesine)      da'vet eder. Bu basîret üzerine da'vettir. Meselâ aslında Hâdî      isminin taht-ı terbiyesinde (terbiyesi      altında) bulunan bir kimse, cemî'-i esmâyı (bütün esmayı) muhît olan (kuşatan,      ihata eden) "Allah" ve "Rahmân" isimlerine      da'vet olunur. Ve bundan hakâyık-ı İlâhiyye’nin (İlâhi      hakikâtlerin, esmanın) tebdîli (değişmesi)      lâzım gelmez. Bu keyfiyyet, bahr-i muhîtten (denizlerden)      alınan bir bardak suyun yine bahr-ı muhîte (denize)      dökülmesine benzer. Alınan su tebeddül etmedi (değişikliğe      uğramadı) ;belki bahr-i muhîta (denize)      karışıp onda mûstağrak (yok      oldu, gark) oldu. Ve bu ism-i câmi'a (isimlerin bütün hepsinin toplu olarak) mazhariyet      (çıktığı      yer) ancak, İnsân-ı Kâmil’de oIur.
İmdi      Hz. Şeyh (r.a.) da'vet, bir ismin rubûbiyyetinden (terbiyesinden),      diğer ismin rubûbiyyetine (terbiyesine)      olduğunu Hak Teâlâ Hazretlerinin      ........................................... (Meryem, 19i85) kelâm-ı münîfiyle      (yüce sözleriyle)      istişhâd buyururlar (şahit      gösterirler).
Ma'lûm      olsun ki, ehl-i âlem (insanlar)      , muttakî      olmaları (çekinmeleri,      korkmaları) cihetinden, (yönünden)      Cebbâr isminin ihâtası (kuşatması)      altındadır. Ve ittikâ (sakınma,      korunma) ceberût (büyüklük,      kibir) ve satvet (ezici kuvvet) sâhibi olan bu ismin      terbiyesinden neş'et eder (çıkar,      vücûda gelir) .Binâenaleyh (nitekim),muttakî olan (çekinen,      korkan) kimse Cebbâr isminin celîsi (arkadaşı)      ve mazharıdır (görüldüğü      yerdir).Şu halde onun satvet (ezici      kuvveti) ve ceberûtundan (gururundan,      kibirinden) ittikâ, (korunma)      rahmet-i âmme sâhibi olan Rahmân ismine ilticâdır (sığınmadır)      . Çünkü      Rahmân'ın, rahmâniyyeti cihetinden (yönünden)      muktezâsı (gereği) lütuf ve âtıfet (sevgi)      ve afv ve mağfirettir (bağışlamaktır).Muttakîler (korkanlar) satvet (ezici      kuvvet) ve heybet (büyüklük)      veren ism-i Cebbâr'dan intikâl edip (geçip) ism-i Rahmân indinde cem'      olunca (toplanınca)      ,onların      vücûduna rahmet-i âmme (umumi,      genel rahmet) şâmil olacağından, (kaplayacağından,      içine alacağından) artık merhûm (kendisine      rahmet isabet etmiş) ve mağfûr (affedilmiş)olurlar. Ve müttakîlerin (korkanların, çekinenlerin) adedi      sayılmaz derecede çok olduğu ve her birisi, bir ismin mazharı bulunduğu      (çıktığı      yer olduğu) halde, cümlesinin Rahmân ismi tahtında (altında) toplanması, mazhar (görüntü      yeri) oldukları isimlerden daha şümûllü (içine      alan) ve daha cem'iyyetli (toplayıcı)      olan bir isme da'vet olunduklarını gösterir.
Bunun      aksi de böyledir. Ya'nî muttakî olmayan (korkmayan,      çekinmeyen) kimseler ki, dünyâda Rahmân isminin celîsidir (arkadaşıdır)      ;/      âhirette Cebbâr ve Müntakım gibi esmâ-i Celâliyye’ye (Celâl      isimlerine) da'vet olunurlar. Zîrâ, bu kimselerin adedi dahi      pek çoktur. Ve her birerleri Şedîd, Dârr gibi birer esmâ-i' Celâliyye’nin      (Celâl      isminin) mazharıdır (çıktığı      yerdir) . Ve      dünyada ism-i Rahmân tahtında (Rahman      ismi altında) müctemi' olup      (toplanıp) envâ'-ı huzûzât-ı (çeşitli zevklerle) nefsâniyyelerini      (nefislerini)      istîfâ ederler (tatmin      ederler).Fakat bi'l-âhire (sonunda) Müntakım ismi tahtında (altında)      müctemi' olup      (toplanıp) kendilerinden intikam alınır.
İşte      bu âyet-i kerîmede Hak Teâlâ, harf-i gâye olan (y)’yı cemî'-i esmâya      (bütün      esmayı) şâmil olan (içine alan) "Rahmân"      ismine mukârin (bitişik,      yakın) kıldı ve bundan "Rahmân" isminin kâffe-i      esmâya (bütün      isimleri) şâmil olduğu (içine      aldığı) anlaşılır. Çünkü "Rahmân" ismi ile      "Allâh" ismi arasında fark yoktur. Ve ehl-i âlemden (insanlardan)      her birisi, bir ismin terbiyesi altındadır. Ve herkes kendi      Rabb-i hâssı (Rabb’inin      has ismi) olan ismin abdidir (kuludur)      . Binâenaleyh      (nitekim),Peygamber o esmâ-i müteferrikadan      (bir kısım      esmadan)ism-i Rahmân veyâ      ism-i Allâh'ın terbiyesine da'vet eder. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:      ...............................................................(Yûsuf,      12/39) ya'nî "Erbâb-ı müteferrika (akli      düşünce sahipleri)mı hayırlıdır,      yoksa Vâhid-i Kahhâr (tek      Kahhar) olan Allah mı hayırlıdır?" Ve kezâ diğer bir      âyette de buyurur: .................................. (İsrâ, 17/110j      ya'nî "Yâ habîbim! De ki: “Allah'a da'vet ediniz veyâhut Rahmân'â      da'vet ediniz!". Bu da'vet basîret üzere olan bir da'vettir.
     
Çünkü      erbâb-ı müteferrikanın (ayrı      ayrı kişilerin) abdi (kulu) olmaktan kurtarıp İlâh-ı vâhidin      (tek olan İlâh’ın)      ubûdiyyetine (kulluğuna)      idhâl eder (sokar).Böyle olunca       basîret sâhibi olan Muhammedî indinde da'vet,       Hakk'ın hüviyyeti (Hakk’ın      Zât’ı) haysiyyetiyle (bakımından) değil, esmâ      haysiyyetiyledir (bakımındandır).Zîrâ hüviyyet-i Hak (Hakk’ın      Zâtı) her mazharda (yerde)      mevcûddur.        Mâdemki    da'vet esmâ haysiyyetiyledir (bakımındandır)    ve biz bildik  ki, âlem    ism-i Cebbâr'ın (Cebbar    isminin) ihâtası (kuşatması)    altındadır, şu halde ehl-i âlem (insanlar),ism-i Rahmân'ın (Rahman isminin) ihâtası (kuşatması)    altına girmek için bu ism-i Cebbâr (Cebbar    ismi) onların müttakî olmalarını (çekinmelerini,    korkmalarını) îcâb etti (gerektirdi)    . Ve    ism-i Rahmân'ın îcâb ettiği (gerektirdiği)    takvânın (Allah’tan korkmanın, çekinmenin) hakîkatı    budur ki, muttakî (sakınan, çekinen kişi)  kendinden    sâdır olan (çıkan)    hayrât ve kemâlâtı nefsine muzâf kılmayıp (kendi nefsine bağlamayıp) Fâil-i    hakîkî (fiili    işleyen) Hak'tır, bunların cümlesi ona râci'dir (geri döner) der ve Hakk'ı nefsine    vikâye,ya'nî    siper, ittihâz (kabul)    eder ve şurûr (kötülükler)    ve nekayısı (noksanlıkları) kendi nefsine muzâf    (ait) kılıp    nefsini Hakk'a vikâye, ya'nî siper kılar. Zîrâ nekayıs (noksanlıkların) ve şurûrun (kötülüklerin)    menşei (kökü)    izâfi (bir    şeye göre) ve i'tibârî (nisbî)    olan vücûdât-ı kevniyyedir (kevni    varlıkların vücutlarıdır).Binâenaleyh (nitekim),bu nekayıs (noksanlıklar)    ve şurûr (kötülükler)    dahi izâfi-(bir    şeye göre olan) ve i'tibârî olan (gerçekte    olmayıp var kabul edilen, nisbî) bir şeydir ve umûr-ı    ademiyyedir (yok    olan hususlardır).
<Devam    Edecek>
Derleyen    : Asliye Tavşan
    http://sufizmveinsan.com
07.05.2002

 


* Son İletiler/Konular


* Galeri

Misc - Track 03

Görüntülenme: 440
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Erkan Mutlu-Gönül Dili_2
sakaliserif1

Görüntülenme: 471
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: KUTSAL EMANETLER
3896

Görüntülenme: 371
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Seyyid Muhammed Raşid Erol K.S
rs509512745133831

Görüntülenme: 386
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Merkez Efendi
NUR SÖZLÜ RESİMLER (63)

Görüntülenme: 504
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: NURSÖZLÜ RESİMLER
03 Sultanı Rasul

Görüntülenme: 355
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Yahya Soyyihit-İfran Meclisi
08ao0

Görüntülenme: 521
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: KUTSAL EMANETLER
MANZARA RESİMLERİ (70)

Görüntülenme: 676
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Manzara Resimleri
Dervisane - 02 - Gelin Allah Diyelim

Görüntülenme: 485
Gönderen: seyyahin
Albüm: Dervişhane Sufi Musik
MANZARA RESİMLERİ (4)

Görüntülenme: 518
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Manzara Resimleri
14 - mahur semai, semai

Görüntülenme: 258
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Bezmera
1393

Görüntülenme: 450
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: EBUL KELAM AZAD
3832

Görüntülenme: 541
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: ALİ ULVİ KURUCU
1707

Görüntülenme: 468
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: HASAN EL BENNA
1685

Görüntülenme: 460
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: EBUL KELAM AZAD
NUR SÖZLÜ RESİMLER (44)

Görüntülenme: 510
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: NURSÖZLÜ RESİMLER
1357

Görüntülenme: 333
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: YAHYALILI HACI HASAN DİNÇ EFENDİ
CAMİ RESİMLERİ (172)

Görüntülenme: 454
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Cami Resimleri
Bedevi kamplarından bir görüntü

Görüntülenme: 385
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: ÖMER MUHTAR
CAMİ RESİMLERİ (177)

Görüntülenme: 494
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Cami Resimleri
MANZARA RESİMLERİ (312)

Görüntülenme: 472
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Manzara Resimleri
0300507 Tesbih

Görüntülenme: 309
Gönderen: seyyahin
Albüm: Tesbih Sanatı
NUR SÖZLÜ RESİMLER (18)

Görüntülenme: 525
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: NURSÖZLÜ RESİMLER
CAMİ RESİMLERİ (197)

Görüntülenme: 472
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Cami Resimleri
82234pr4

Görüntülenme: 448
Gönderen: seyyahin
Albüm: Hz. Mevlana Dergahı
Sultanım Efendim

Görüntülenme: 380
Gönderen: seyyahin
Albüm: Efendimize Şiirler
507348

Görüntülenme: 308
Gönderen: seyyahin
Albüm: Tesbih Sanatı