İÇİNDEKİLER
İmâm-ı Rabbânî
Mebde’ ve Me‘âd
1. Bölüm: Mânevî Yolda Yükseliş ve İniş Mertebeleri
2. Bölüm: İrşâd Kutbunun Feyzi
3. Bölüm: İrşâd Makâmı
4. Bölüm: Son Hâlin Başlangıca Yerleştirilmesi
5. Bölüm: Nimeti Anmak
6. Bölüm: Allah’a, Allah’ta ve Allah’tan (Halka) Yolculuk
7. Bölüm: Evliyâ Mertebeleri
8. Bölüm: İniş ve Halk Arasına Tam Dönüş
9. Bölüm: Müşâhede
10. Bölüm: Tasavvuf Yoluna Giriş
11. Bölüm: Kelime-i Tevhîd ve Allah’ın Zât’ını İdrâk
12. Bölüm: Kalp ve Mertebeleri
13. Bölüm: Ruh ve Mânevî Yolculuğu
14. Bölüm: Peygamberimizin Ayrıcalığı
15. Bölüm: Bir Mânevî Hâlin Gelmesi ve Gitmesi
16. Bölüm: Bir Âyetin İnce Mânâsı
17. Bölüm: “Allah’ı Tanıyan Kişiye Günah Zarar Vermez” Cümlesinin Mânâsı
18. Bölüm: Allah’ın Varlığı Hakkında Özel Bilgi
19. Bölüm: Aynı Konu Hakkında İlâve Açıklama
20. Bölüm: Görülen ve Hayâle Sığan Şeyler Allah Teâlâ Değildir
21. Bölüm: Bu Konu Hakkında İlâve Bilgi
22. Bölüm: Mutlak Olanın Yalınlığı
23. Bölüm: İnsanın Melekten Üstünlüğü
24. Bölüm: Evliyânın Halktan Biri Gibi Görünmesinin Hakîkati
25. Bölüm: Dünyevî Bilgiler ve İlâhî Âleme Âit İlimler
26. Bölüm: Dünyevî Bilgilerin Geri Dönmesi Kusur Değildir
27. Bölüm: Rızâ Makâmı
28. Bölüm: Hanefî ve Mâtürîdî Mezhepleri’nin Fazîleti
29. Bölüm: İrşâd İcâzeti
30. Bölüm: Yâd Dâştın Mertebeleri
31. Bölüm: On Makâmı Aşmadan Yolun Sonuna Ulaşılamaz
32. Bölüm: Evliyânın Zâhiren Sebeplere Sarılmasının Sırrı
33. Bölüm: Evliyânın Gizli Kalmasının Sebebi
34. Bölüm: İnanç Konularında Bid‘atın Zararı
35. Bölüm: Müteşâbih Âyetlerin Tefsiri
36. Bölüm: Hz. Peygamber’e (a.s) Uymak
37. Bölüm: Zâtî ve Sıfâtî Muhabbet Arasındaki Fark
38. Bölüm: Bâtın İlminin Fazîleti ve Şeyhin Âdâbına Riâyet
39. Bölüm: Altı Letâifin Mertebeleri ve Yükselişi
40. Bölüm: Allah’ın Kelâmı ve Zaman Hakkında Özel Bilgi
41. Bölüm: Tekvîn (Yaratma) Hakîkî Sıfatlardandır
42. Bölüm: Allah Teâlâ’yı Görmek; Akıl, Firâset ve Keşf
43. Bölüm: Yakînin Mertebeleri
44. Bölüm: İrâdenin Fânî Olması
45. Bölüm: Kur’ân-ı Kerîm’in Hidâyeti ve Hayâlî İlahlardan Kaçınmak
46. Bölüm: Şeyhe Muhabbet
47. Bölüm: Kelime-i Tevhîd Zikri
48. Bölüm: Kur’ân’ın, Kâbe’nin ve Hz. Muhammed’in Hakîkatleri
49. Bölüm: Kelime-i Tevhîd’in Fazîleti
50. Bölüm: Felâk ve Nâs Sûreleri Kur’ân’dandır
51. Bölüm: Büyük Zâtlara Tâbî Olmak ve Onları Taklîd Etmek
52. Bölüm: Zâtî Tecellî’ye Göre Peygamberlerin Derecelerindeki Farklılık
53. Bölüm: Seyr-i İcmâlî, Seyr-i Tafsîlîden Üstündür
54. Bölüm: Rızâ Makâmının Üstünlüğü
55. Bölüm: Sünnet’e Uymak ve Bid‘atten Sakınmak
56. Bölüm: Cinlerin Hâlleri
57. Bölüm: Velî’nin Kısmî Üstünlüğü
58. Bölüm: Velînin Velâyeti Peygamberin Velâyetinin Bir Parçasıdır
59. Bölüm: Allah’ın Sıfatlarının Üç Kısmı
60. Bölüm: Allah’ın Benzeri Yoktur
61. Bölüm: Uyarı
İMÂM-I RABBÂNÎ
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî hicrî 971 senesinin Şevvâl ayında (Mayıs 1564) Hindistan’ın Sirhind kasabasında doğdu. Soylarının, ikinci halife Hz. Ömer el-Fârûk’a dayandığı söylenen Kâbil asıllı bir âileye mensuptur. Bu sebeple Ahmed Sirhindî’ye “Fârûkî” ve “Kâbilî” nisbeleri de izâfe edilmektedir. Babası Şeyh Abdülehad Çiştiyye ve Kâdiriyye tarîkatlarından icâzetli bir şeyh ve âlim idi. Ahmed Sirhindî ilk eğitimine Sirhind’de, babasının yanında başladı. Hâfızlık yaptı ve babasından bazı dersler gördü. Sonra eğitimini geliştirmek için Siyâlkût’a (Sialkot) gitti. Mevlânâ Kemâl Keşmîrî’den ma‘kûlât (aklî ilimler; mantık, felsefe), Mevlânâ Ya‘kûb Sarfî Keşmîrî’den de hadis okudu. On yedi yaşına geldiğinde (988/1581) zâhirî ilimleri tamamlamış olarak babasının yanına döndü ve ders vermeye başladı. Bu arada Şeyh Abdurrahmân Bedahşî’den icâzetli olan Kâdî Behlûl Bedahşânî’den tefsir ve hadis okutma icâzeti aldı.
Ahmed Sirhindî ilimle iştigâl ettiği gençlik döneminde, takrîben 18 veya 20 yaşlarında iken Hindistan’da Bâbürlüler’in başkenti olan Agra’ya gitti. Orada Ekber Şah’ın önde gelen bürokratlarından Ebu’l-Fazl Allâmî’nin meclislerinde bulundu ve bir defasında onunla tartıştı. Tartışmanın sebebi Ebu’l-Fazl’ın peygamberlik müessesesi hakkındaki şüpheleri ve filozofları çok övmesi idi. Ahmed Sirhindî bu tartışmanın ardından peygamberliğin önemini anlatmak için İsbâtü’n-nübüvve isimli eserini kaleme aldı. O, yine bu dönemde Şiîlerle Sünnîler arasındaki bir ihtilâf üzerine Risâle-i Redd-i Şî‘a isimli eserini yazdı.
Bir süre sonra Ahmed Sirhindî’yi ziyâret etmek için babası Şeyh Abdülehad Agra’ya geldi. Bu ziyâretin ardından Sirhindî, babasıyla berâber memleketi olan Sirhind kasabasına döndü. Yolda Thânîser’e geldiklerinde, o şehrin önde gelenlerinden Şeyh Sultân’ı ziyâret ettiler. Bu ziyârette Şeyh Sultân, kızını Ahmed Sirhindî’ye nikâhladı. Sirhindî memleketine döndükten sonra babasına intisap ederek Çiştiyye ve Kâdiriyye tarîkatlarına girmiş oldu. Babasının sohbetine devam etti ve kendisini tasavvufî ve ilmî eğitime verdi. Babası Abdülehad, 1007 (1599) senesindeki vefâtına yakın Ahmed Sirhindî’ye hilâfet yani mürîdleri irşâd yetkisi verdi. Babasının vefâtından sonra 1008 senesinin Rabî‘u’l-âhir ayında (Ekim 1599) Ahmed Sirhindî hacca gitmek için Sirhind’den yola çıktı. Bu dönemde 37 yaşında idi. Delhi’ye geldiğinde dostu Mevlânâ Hasan Keşmîrî’nin tavsiyesi ile Delhi’nin Fîrûzâbâd mahallesinde irşâd ile meşgul olan Nakşbendî şeyhi Muhammed Bâkî Billâh’ı ziyâret etti. Sirhindî, vefât eden babasının Nakşbendiyye’den övgüyle bahsettiğini biliyor ve bu tarîkata gıyâben ilgi gösteriyordu. Bâkî Billah Ahmed Sirhindî’yi görünce ondaki yüksek kâbiliyeti sezdi ve âdeti olmadığı halde, kendisine intisap edip bir süre tekkesinde ve sohbetinde kalmasını ricâ etti. Sirhindî bu teklifi kabul etti ve Nakşbendiyye’ye intisâbı başlamış oldu.
Ahmed Sirhindî’nin intisap ettiği dönemde Bâkî Billah mutluluğunu, bir dostuna yazdığı mektupta şöyle ifâde ediyordu: “Sirhind’den Şeyh Ahmed isminde ilmi çok, ameli güçlü bir yiğit birkaç gün bizimle oturup kalktı. Ondan, çok ilginç hâller müşâhede edildi. Muhtemelen âlemin kendisiyle aydınlandığı bir lamba olacak”.
Ahmed Sirhindî Bâkî Billah’ın yanında iki buçuk üç ay kadar kaldı. O dönemde yaşadığı mânevî halleri ve tasavvufî mertebeleri bazı mektuplarında anlatmıştır. Hac zamanı geçtiği için memleketi Sirhind’e dönen Ahmed Sirhindî bu dönemde şeyhi ile mektuplaştı ve yaşadığı mânevî hâlleri ona bildirdi. Bir süre sonra tekrar Bâkî Billah’ı ziyâret eden Sirhindî bu ikinci ziyârette irşâd icâzeti (hilâfet) aldı. Bu ikinci ziyâretin 1009 senesinin Ramazan ve Zi’l-ka‘de ayları arasında iki ay kadar sürdüğü söylenir. Tekrar Sirhind’e dönen Ahmed Sirhindî orada Nakşbendiyye usûlüyle halkı irşâda başladı.
Bâkî Billah’ın vefatından sonra irşâd hayatına Sirhind’de devam eden Ahmed Sirhindî mürîdlerine, dostlarına ve devlet adamlarına (Bâbürlü vâlilerine) mektuplar yazdı. Mürîdlerine yazdığı mektuplarda tasavvufî eğitim (seyr u sülûk) ve tasavvufî düşüncenin ince meselelerini ele alıyor, devlet adamlarına yazdığı mektuplarda ise daha ziyâde İslâmî kurallara ve Ehl-i Sünnet mezhebine bağlılık gibi genel konulara temâs ediyordu.
1014 (1605) senesinde Ekber Şah vefât etti ve oğlu Cihângîr tahta geçti. Ahmed Sirhindî bu duruma çok sevindi. Çünkü Cihângîr’in, babasının aksine İslâmiyet’e bağlı bir kişi olduğunu düşünüyordu. Ancak 1028 (1619) senesinde başkent Agra’ya, Bâbürlü pâdişahı Cihângîr’in yanına çağrıldı. Cihângîr onu sorguya çekti ve Govâliyâr (Gwalior) Kalesi’nde hapsedilmesini emretti. Bu hapis olayının sebebi hakkında kaynaklarda farklı rivâyetler bulunmaktaysa da, asıl sebep Sirhindî’nin mürîdlerinin artması ve pâdişahın bu durumu tahtı ve iktidârı için tehlike olarak görmesidir.
Ahmed Sirhindî Govâliyâr Kalesi’nde bir yıl hapis hayâtı yaşadı. Bu bir yıl içinde hapisteki insanlara İslâmiyet’i öğretti, onları irşâd etti. Bazı gayr-i müslimlerin de Müslüman olmasına vesîle oldu. Bir yıl sonra serbest bırakıldı. Cihângîr, Tûzuk-i Cihângîrî isimli eserinde Sirhindî’yi hapisten serbest bırakırken (1029/1620) hediye olarak 1000 rupye para verdiğini ve onu evine dönmek ile ordugâhta kendisinin yakınlarında kalmak arasında serbest bıraktığını söyler. Cihângîr’e göre, Sirhindî pâdişahın yakınında kalmayı tercih etmiştir. Sirhindî pâdişahın yakınında bulunmayı, onu İslâmî konulara teşvik etmek için iyi bir fırsat olarak düşünmüş ve ordugâhta kalmayı tercih etmiş olabilir. Nitekim bazı mektuplarında pâdişahın meclisine katıldığını ve dînî konularda sohbet ettiğini anlatır. Ancak o dönemde mürîdlerine ve oğullarına yazdığı bazı mektuplarda kışlada zorla kaldığını, sabrettiğini, sultan tarafından bir engelleme olduğunu söyleyerek bir nevî yarı hapis hayâtı yaşadığını îmâ etmektedir. Cihângîr, Ahmed Sirhindî’yi gitmek ile kalmak arasında serbest bıraktığını söylemiş ise de, Sirhindî’nin mürîdi Muhammed Hâşim Kişmî, onun “pâdişahın baskısı ile” orduda kaldığını açıkça ifâde etmiştir. Dolayısıyla bazı kaynaklardaki “Kışlada kalmak şartıyla zindandan serbest bıraktı” cümlesi, ilk dönemler için muhtemelen daha doğrudur. Ahmed Sirhindî’nin bu dönemde pâdişahın askerleriyle birlikte iki üç sene boyunca bazı şehirlerde dolaştığı bilinmektedir.
Ahmed Sirhindî’nin h. 1032 (1623) senesinde Ecmîr’de (Ajmer) olduğu bilinmektedir. O dönemde pâdişah Cihângîr de Ecmîr’de idi. Cihângîr 55. doğum gününde (17 Rabîu’l-evvel 1032) yakınlarına hediyeler dağıtırken Sirhindî’ye de 2000 rupye para hediye etmiştir. Bu dönemde Sirhindî ile padişahın iyi ilişkiler içinde oldukları görülmektedir. 1033 (1623-24) senesinde tam olarak serbest olduğu görülen Ahmed Sirhindî bu senenin Rabî‘u’s-sânî ayında (Ocak-Şubat 1624) kendisini ziyârete gelen oğullarıyla birlikte Ecmîr’den Sirhind’e dönmüş ve ömrünün son yılını memleketi olan Sirhind’de geçirmiştir.
Ahmed Sirhindî son zamanlarını münzevî bir şekilde geçirdi. Cuma namazı hâricinde evinden çıkmıyordu. Vefâtından birkaç ay önce nefes darlığı çekmeye başladı. 28 Safer 1034 (10 Aralık 1624) târihinde vefât etti ve doğum yeri olan Hindistan’ın Sirhind kasabasında defnedildi. Vefât ettiğinde şemsî takvim hesâbıyla 60 yaşında idi.
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’nin “Müceddid-i Elf-i Sânî” (hicrî ikinci bin yılın yenileyicisi) lakabına istinâden mürîdleri ile devâm eden Nakşbendî koluna Müceddidiyye adı verilmiştir.
Ahmed Sirhindî vefât ettiğinde geriye birkaç yetişkin çocuk, birçok mürîd ve halife, çok sayıda mektup ve birkaç risâle bırakmıştır. Eserleri şunlardır: İsbâtü’n-nübüvve, Redd-i Şî‘a (Te’yîd-i Ehl-i Sünnet), Risâle-i Tehlîliyye, Ta‘lîkât ber Şerh-i Rubâ‘iyyât-ı Hâce Bâkî Billâh, Ma‘ârif-i Ledünniyye, Mebde’ ve Me‘âd, Mükâşefât-ı Gaybiyye, Mektûbât. Sirhindî’nin eserlerinin önemli bir özelliği, başka sûfîlerin sözlerinin muayyen bir sıra ile yazılmasından oluşan bir “derleme” olmayıp, müellifin çoğunlukla kendi tasavvufî tecrübeleri ve keşiflerini ihtivâ eden orijinal eserler olmalarıdır .
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî hem yöneticilerin İslâm’a aykırı davranışlarına sessiz kalmamış, hem bid‘atlara göz yuman âlimleri eleştirmiş, hem de sûfîler ile âlimleri, tekke ile medreseyi uzlaştırmak için çaba sarfetmiş bir yenilikçidir. O, dîni ihyâ faaliyetleri, tasavvufa getirdiği yeni yorumlar ve sonraki nesiller üzerindeki tesiriyle târihte iz bırakmış önemli bir şahsiyet, bir müctehid ve bir ekoldür. Onun kişiliği ve fikirleri vefâtından asırlarca sonra özellikle Hint Altkıtasında hem “ilmî” muhitlerce, hem de “özgürlük”, “ıslâh” ve “ihyâ” hareketlerinin önde gelen temsilcileri tarafından yeniden keşfedilmiştir. Önemli bir İslâm düşünürü ve aynı zamanda Müceddidiyye mensubu olan Şâh Veliyyullah Dihlevî ile 19. yüzyılda Hindistan’da müslümanların hâkimiyeti için fiilî mücâdeleye girişen Ahmed Şehîd Birîlvî’nin İmâm-ı Rabbânî’den etkilendikleri anlaşılmaktadır. Kafkaslar’da Ruslar’a karşı yürütülen millî mücâdelenin önderliğini yapan Şeyh Şâmil’in de Müceddidiyye’nin kolu olan Hâlidiyye’ye mensup olduğu bilinmektedir. Ayrıca 18 ve 19. yüzyıllarda Orta Asya müslümanları arasında ortaya çıkan ve medrese müfredâtı başta olmak üzere din eğitiminde bir dizi yenilik teklif eden Cedîdci ekolün önde gelen temsilcilerinden çoğunun Nakşbendî-Müceddidî mensubu olduğu dikkate alınırsa, İmâm-ı Rabbânî’nin tesir sahasının genişliği daha iyi anlaşılır .
MEBDE’ VE ME‘ÂD:
Tasavvufî yolculuğun mertebelerini, bazı tasavvufî hâlleri ve keşfleri, Allah’ın zât ve sıfatları hakkında ince bilgileri ve bazı kelâmî konuları ele alan Farsça bir eserdir. İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’nin farklı zamanlarda yazdığı 61 parça yazısının, mürîdlerinden Muhammed Sıddîk Bedahşî Kişmî (ö. 1050/1640) tarafından 1019 (1610) senesinde derlenmesiyle oluşmuştur. Farklı zamanlarda yazılan müsvedde notların toplanmasıyla oluştuğu için eserde konu bütünlüğü görülmemektedir. Bununla birlikte eser, İmâm-ı Rabbânî’nin tasavvufî görüşlerinin bir hulâsasını ihtivâ ettiği için oldukça önemlidir ve “Mektûbât’ın özeti” diye nitelenmesi mümkündür. Ayrıca o, Mektûbât’ta bulunmayan birçok yeni bilgiyi de içermektedir. İmâm-ı Rabbânî bu eserde konuları ele alırken çoğunlukla tasavvuf yolunda nâil olduğu keşf ve ilhâmlara, kendi rûhî tecrübelerine atıflar yapmıştır. Bu da eserin önemini arttırmaktadır. Müellif, eserin ilk bölümlerinde tasavvuf yolundaki mânevî yolculuğunu, bu yolculuğun başlangıç (mebde’) ve sonunu (me‘âd) anlattığı için esere Mebde’ ve Me‘âd ismi verilmiş olmalıdır.
Mebde’ ve Me‘âd’ın Farsça aslı Delhi, Lahor ve Karaçi’de neşredilmiş, İstanbul’da Karaçi neşrinin tıpkı basımı yapılmıştır. Ayrıca eser Gulâm Mustafa Hân tarafından Urduca’ya çevrilmiştir.
Mebde’ ve Me‘âd Osmanlı döneminde Harputlu Beyzâde Ali Efendi (ö. 1322/1904) tarafından Türkçe’ye çevrilmiş, bu çeviri Ali Sırrı tarafından neşredilmiştir (Kastamonu 1290/1873). Ağdalı bir dille yapılan bu tercüme, günümüz Türk okuyucusunun istifâdesinden oldukça uzaktır. Bu tercümeden nakledilecek bir cümle, konunun anlaşılması için kâfîdir (ikinci bölümün ilk cümlesi): “Dahi câmi-i kemâlât-ı ferdiyyet olan kutb-i irşâd ziyâde azîzü’l-vücûddur. Çün kurûn-i ba‘îde ve ezmân-ı bî şumârdan sonra bu kısım gevher vücûda getürürler...” (s. 10-11).
Mebde’ ve Me‘âd Arapça’ya Muhammed Murâd Kazânî Minzelevî (ö. 1352/1934) tarafından tercüme edilip yayınlanmıştır . Ayrıca Muhammed Ma‘sûm Ömerî Dihlevî (ö. 1341/1922) tarafından da Arapça’ya çevrildiği bilinmektedir .
Mebde’ ve Me‘âd hakkında Demetrio Giordani tarafından Fransızca bir tez yapılmış , ayrıca eser bu şahıs tarafından İtalyanca’ya çevrilip yayınlanmıştır . Mebde’ ve Me‘âd İngilizce’ye henüz çevrilmemiş ise de Dr. Arthur Buehler tarafından İngilizce bir makâle ile tanıtılmış ve bazı nakiller yapılmıştır .
Eser, tarafımızdan günümüz Türkçesi’ne ilk defa çevrilirken Farsça aslının iki ayrı baskısı esas alınmıştır. Bunlar Karaçi 1968 baskısı ile, Lahor’da 1965’te Resâil-i Müceddidiyye adıyla yayınlanan mecmûa içindeki nüshadır. Eserin aslında bölüm başlıkları bulunmamakla birlikte, Lahor neşrini hazırlayan Muhbûb İlâhî konulara uygun başlıklar eklemiştir. Bu başlıklardan bazıları, okuyucular için faydalı olacağı düşüncesiyle tercümeye alınmıştır.
Mebde’ ve Me‘âd’ın tercümesini okuyucularımıza sunarken, İmâm-ı Rabbânî’nin dört asırdan beri İslâm dünyâsında, özellikle de Farsça bilen muhitlerde okunan, ancak Türkçe’ye henüz tercüme edilmemiş olan Ma‘ârif-i Ledünniyye ve Mükâşefât-ı Gaybiyye gibi Farsça eserlerinin de tarafımızdan tercüme edilmekte olduğunu müjdeleriz.
Dr. Necdet Tosun.
İstanbul 2005
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İşin başında ve sonunda hamd Allah Teâlâ’ya mahsustur. Habîbi Muhammed (a.s)’a ve onun övgüye lâyık olan âilesine selâm ederim.
Bundan sonra derim ki, bu eser, ince ve yüksek işâretleri, hassas sırları ihtivâ eden şerefli bir risâledir. Yazarı, yiğitlerin önderi, Allah Teâlâ’nın insanlara delili ve rehberi, aktâb ve evtâdın lideri, abdâl ve efrâdın kıblesi, Fâtiha sûresinin sırlarını açan, hicrî ikinci bin yılın yenileyicisi (Müceddid), Üveysî, Rahmânî, Rabbânî ârif, İslâm ve müslümanların efendisi, şeyhimiz ve imâmımız Şeyh Ahmed Fârûkî Hanefî Nakşbendî’dir. Onun hidâyet güneşleri yüksek ufuklarda sürekli parlasın ve insanlar onun feyz bahçelerinden faydalansın. Yardım istenecek yalnız Allah’tır, güvenilecek olan da O’dur.