collapse

Gönderen Konu: Kadere İtiraz Etmemek  (Okunma sayısı 999 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı sufi

  • İslam ve Tasavvuf
  • Kıdemli Üye
  • ***
  • İleti: 475
  • Karma 4
Kadere İtiraz Etmemek
« : 18 Temmuz 2010, 15:02:28 »
BİRİNCİ  SOHBET

Kadere İtiraz Etmemek

ABDÜLKADİR Geylâninin (K.S) bu konuşması, Hicretin 545. yılında, Şevval ayının üçüncü günü, Pazar sabahı dergâhda yapılmıştır.

Mukadderatta olan şeyler başa gelmeğe başladığı zaman, azîz ve celîl olan Allah'a itirazlarda bulunmak; dînin ölmesi, tevhidin ölmesi, tevekkül ve ihlasın ölmesi demektir. İnanan bir kalb, kader karşısında, "Niçin? Nasıl? Neden?" gibi şeyler bilmez. Allah'ın takdirine karşı itirazlarda bulunan böyle soruları asla sormaz. Bil'akis o, mukadderatta olan şeyler vuku buldukça, sâdece şöyle der:

— Evet. Allah'ın takdiri vuku bulmuştur...

Nefs, bütün varlığı ile kadere karşıdır, Allah'ın takdiri ile çekişme halindedir, hep kadere karşı çıkar, itirazlarda bulunur. Nefsini ıslâh etmek isteyen, onunla savaşsın, mücâhedede bulunsun. Taaa onun şerrinden emin oluncaya kadar... Nefs, bütünüyle şer içinde serdir. Eğer ıslâh yolunda kendisiyle savaşılır ve mutmain hâle getirilirse yâni menfî temayül ve ihtiraslarından arındırılırsa (Nefs-i Mutmainne), bu takdirde o, hayır içinde hayır olur. Bütün ibâdet ve tâatlerin yerine getirilmesinde ve günahların tamâmının terkedilmişinde itaatkâr bir hâle gelir. İşte bu hâle geldiği zaman ona şöyle hıtâb ediiir.

— Ey hakikate ermiş nefs (rûh)! Dön Kalıbına, sen O'ndan râzî,
O da senden râzî olarak (1)...  (Fecr sûresi, âyet: 27, 28).

Artık böyle bir nefsin Allah yolunda bulunmağa iştiyak duyması şahindir. Bizzat kendi şerri,  kendisinden zail olmuştur. Fânî varlıklardan hiç birine bağlanmaz. Nesebinin, ceddi İbrahim aleyhisselâma merbûtiyetine hak kazanmıştır. Malum, İbrahim aleyhisselâm, ateşe atılacağı zaman nefsinden tamamen sıyrılmış, kendisinde hiç bir nefsânı - hevâî duygu bırakmamıştı. Kalbi de iyice ma'nevî sükûnet ve itminana ermişti. Bu sırada, mahlûkattan birçoğu yanma gelerek kendisine yardım etmeğe hazır olduklarını arzetmişler ve bu husûsda canlarını fedadan çekinmeyeceklerini söylemişlerdi. İbrahim aleyhisselâm ise onlara şu cevâbı veriyordu:

— Hayır! Sizlerin yardımını istemiyorum. O'nun (Allah'ın) benim hâlimi bilmesi, yardım talebinde bulunmakdan beni müstağni kılar...

İşte onun Allah'a teslimiyet ve tevekkülü böylece tamamlanınca ateşe şöyle hıtâb edildi:

—'...Ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve  selâmet ol   (2)!... (Enbiyâ sûresi, âyet:  69).

Sabırlılara, aziz ve celil olan Allah'ın dünyâda sayısız yardımlar^ âhırette de yine sayısız nimetleri vardır. Nitekim bu hususu ifâde eden bir âyetinde şanı yüce olan Allah şöyle buyurur:
—  ...Ancak sabredenlere ecirleri hesapsız ödenecekdir. (Zümer sûresi, âyet: 10).

Allah'a hiç bir şey gizli kalmaz. Kendi rızâsı için sabredip tahammül gösterenleri ayniyle bilir. Siz, O'nun lûtfunu ve in'âmını senelerdir gördünüz, görüyorsunuz. Ne olur, siz de O'nun rızâsı için bir an sabrediniz, tahammül gösteriniz. Zâten kahramanlık, bir anlık bir sabırdan ibarettir. Sânı yüce olan Allah, iûtıundan vereceği yardım ve zafer ile, dâima sabredenlerle beraberdir. Nitekim bu hususu açıkça beyan eden bir âyetinde şöyle buyurur:

...Hiç şüphe  yok  ki,  Allah'ın  yardımı, sabredenlerle  beraberdir. (Bakara sûresi, âyet:  153).

Siz de Allah için sabrediniz, tahammül gösteriniz. Allah için intibâhe geliniz, uyanınız. Allah'dan gafil olmayınız. Uyanmayı ölüm sonrasına bırakmayınız. Zîrâ öldükten sonraki uyanışın size faydası olmaz. Allah'a kavuşmadan önce Allah için uyanınız, intibaha geliniz. Kendi irâdeniz olmadan yakalanıp azaba çarptırılacağınız an gelmeden önce uyanınız. O vakit geldiği an, pişman olursunuz. Ancak, bu pişmanlık size fayda vermez. Kalblerinizi ıslâh ediniz. Zîrâ, hiç şüphe yok ki, eğer o sâlih olursa bütün diğer halleriniz de sâlih olur. îşte bunun içindir ki, Resûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır:

— Şu insanoğlunda bir et parçası vardır ki, o doğru olduğu zaman, onun diğer bütün uzuvları doğru olur. O bozuk olduğu zaman ise onun bütün diğer uzuvları bozuk olur. Haberiniz olsun ki bu et parçası KALB'dir...

Kalbin salâhı; takva, aziz ve celîl olan Allah'a tevekkül, O'nu tevhîd - birleme ve amellerde ihlâs ile mümkündür. Takva sahibi olan, azîz ve celîl olan Allah'a tevekkül eden, O'nun birliğini tasdik eyleyen ve amellerini de ihlâsla yapan kişinin kalbi doğrudur, sâlihdir. Kalbin fesadlığının ve bozukluğunun sebebi ise onda yukarıdaki hâssaların bulunmayışıdır. Kalb, beden kafesinde bir kuştur. Yine o; tıpkı kutudaki bir inci, hazînedeki bir mal gibidir. İtibâr ise; kafese değil kuşadır, kutuya değil inciyedir, hazîneye değil, içindeki maladır...

Allah'ım; uzuvlarımızı Sana kulluk yapmakla, kalblerimizi Seni tanımakla, uzun ömürlerimizin gecesini - gündüzünü Sana lâyık olmağa çalışmakla meşgul eyle!... Bizi, bizden önce gelip-geçmiş sâlihler topluluğuna ilhak eyle! Bizi de, onlara vermiş olduğun maddî - ma'nevi güzel rızıklarla rızıklandır. Onlar için olduğun gibi, bizim için de ol! Âmîn!...

EY AHÂLİ! Tıpkı sâlihler gibi, siz de azîz ve celîl olan Allah'ın yolunda olun. Hayâtınızı Allah için geçirin. Tâ ki O da sizin için olsun, size yardım ve zafer bahşetsin. Tıpkı sizden önceki sâlihler için olduğu gibi. Tıpkı onlara yardım ve zafer bahşettiği gibi... Eğer aziz ve celîl olan Allah'ın sizin için olmasını, size yardım ve zafer bahşetmesini isterseniz, O'na kullukla meşgul olunuz, O'nun yolunda sabırlı olunuz. O'nun gerek sizdeki ve gerekse sizden başkalarındaki tasarruflarına rızâ gösteriniz. Allah yolunun yolcuları dünyâ hayâtında zâhid oldular; haramlardan, günahlardan ellerini çektiler. Dünyâdaki nasiplerini de takva eliyle aldılar. Sonra da âhıreti istediler, orayı kazanmayı murad ettiler. Bu maksadla, güzel ameller işlediler. Nefslerine karşı geldiler. Azîz ve celîl olan Rabblerine itaat ettiler. Önce kendilerine, kendi nefslerine va'z - nasihat ettiler, öğüt verdiler. Kendi nefslerini ıslah ettikden sonra da başkalarına va'z - nasihat ettiler, öğüt verdiler...

EY OĞUL! Önce kendi nefsine nasihat et, kendi nefsini düzelt. Sonra da başkalarına öğüt ver, başkalarını düzeltmeğe çalış. Sana önce kendi nefsinin hususiyetleri, kendi nefsinin ne durumda olduğu lâzım. Kendinde ıslâha muhtaç bir hâl varolduğu müddetçe başkalarını düzeltmeğe, başkalarına öğütler vermeğe kalkışma. Eğer kendinde ıslâha muhtaç bir hâl bulunduğu halde, bunu bırakır da başkalarını ıslâha kalkışırsan yazık sana! Hiç şüphe yok ki, sen, başkalarını nasıl ve hangi hallerde kurtarabileceğini bilirsin. Sen kendin kör isen, bir başkasını - elinden tutup bir yere nasıl götürebilirsin? Gözleri görmeyen birisinin, bir başkasını elinden tutup bir yere götürmesi mümkün olmadığı gibi, kendi nefsini ıslâh etmemiş bilisinin de başkalarını irşâd edip Allah'a götürmesi mümkün değildir. Ancak kendi gözleri gören kişi başkalarını bir yerden bir yere götürebilir. Denize düşen ve yüzme bilmeyen birisini, ancak mahir yüzücü olan birisi kurtarabilir. Aynen bunun gibi, aziz ve celîl olan Allah'a insanları ancak O'nu tanıyan birisi götürebilir. Allah'ı tanımayan kişiye gelince, O'na giden yolda bu kişi insanlara nasıl rehberlik edebilir ki!... Sana, aziz ve celîl olan Allah'ın tasarrufundan bahsetmek ihtiyâcım hissetmiyorum. Sen, O'nu seversin. Amellerini sırf O'nun rızâsı için yaparsın. Asla O'ndan başkası için yapmazsın. Ve yine sen, yalnız O'ndan korkarsın. O'ndan başkasından asla korkmazsın...

Fakat bütün bunlar, gönülden hâlis bir inanış ve iştiyakla olacak şeylerdir. Ağız kalabalığı ile ve lâfla olacak şeyler değildir. Yine bütün bunlar; halvetle, ibâdet, zikir, riyâzat ve murakabe ile alınacak neticelerdir. Yoksa, şekilcilikten ve zahirî gösterişden öteye geçemeyen ve ruha asla işlemeyen birtakım davranışlarla elde edilecek neticeler değildir. Evin kapısında tevhîd bulunur, içi de şirkle dolu olursa hu, münafıklığın, ikiyüzlülüğün ve fitne - fesadın ta kendisidir. Binâen'aleyh, Allah yolunun yolcusunun dili ile kalbi, içi ile dışı, sözü ile özü,... bir olmalı ve aynı şeyi terennüm etmelidir...

Yazık sana ki, dilin hep müttakîlik iddiasındadır. Kalbin ise fısk-u fücurdan, fitne - fesâddan hiç arınmaz. Dilin hep şükür eder gözükür, kalbin ise, hep mukadderatı ilâhîye îtirâz halindedir. Azîz ve celîl olan Allah, bir kudsî hadisde şöyle buyurur:

— Ey Âdemoğlu, hiç durmamacasına benim rahmetim sana akmaktadır. Buna karşılık, bana, senin hep şerrin yükselmektedir...

Yazık sana ki, O'nun kulu olduğunu iddia ediyorsun. Fakat O'ndan başkasına itaatte bulunuyorsun. Halbuki, eğer sen hakîkaten O'nun kulu olmuş olsaydın, buğzettiğine mutlaka O'nun için buğzeder, sevdiğini de mutlaka O'nun için severdin. Buğz - adavet ve düşmanlığın da O'nun için olurdu, sevgin ve dostluğun da Ö'nun için olurdu. îmânı kuvvetli olan bir mümin ne nefsine itaat eder, ne şeytânına, ne de hevâsına. Esasen kuvvetli îmâna sâhib bir mümin, şeytan diye bir şey bilmez ki, ona itaat etsin. Dünyâya aldırmaz ki, onun için zelîl durumlara düşsün. Bil'akis o, dünyâyı hakîr ve zelîl görür. Ona aldanrriaz. Ebedî hayâtı kazanmağa bakar. Ne zaman ki, mümin, dünyâ sevgisini gönlünden atar ve azîz ve celîl olan Mevlâsına vâsıl olursa işte o takdirde bütün vakitlerdeki ibâdetleri hâlis Allah için olur. îmânı kuvvetli olan mümin, azîz ve celîl olan Allah'ın şu kelâmını işitmiştir:

— Halbuki onlar Allah'a, O'nun dîninde ihlâs sahibi ve tevhîd ehli olarak ibâdet etmekden,...   başkasıyla emrohınmamışlardır (Beyyine sûresi, âyet: 5).

Sen ey müslüman, Allah'dan başkasının sevgisini gönlünde bulundurma neticesi hâsıl olan şirki kendinden uzaklaştır. Eğer kalbinde, mahlûkattan herhangi bir şeyin sevgisi var ise, orada şirk var demektir. O halde bu şirki at. Azîz ve celîl olan Allah'ı tevhîd et, birle. O, eşyanın tamâmının yaratıcısıdır. Kâinat, bütünüyle O'nun kudret elindedir. Ey, Allah'ı bırakıp da O'nun mahlûkatına tâlib olan, gönlünü O'nun yaratıklarının sevgisi ile dolduran kişi! Sen hiç de akıllı birisi değilsin. Azîz ve celîl olan Allah'ın hazînesinde bulunmayan bir şey var mı ki? Bak, şanı yüce olan Allah ne buyuruyor:

— Hiç bir şey müstesna olmamak üzere, hepsinin hazîneleri bizim nezdimizdedir. (Hıcr sûresi, âyet: 21).

EY OĞUL! Kader oluğunun altında uyu. Bunu; sabra yaslanarak, kadere gönülden rızâ göstererek, felaha erme ümidî içinde ibâdet ederek yap. Eğer böyle olmağa devam edersen, Allah, mukadder olan şeyleri kendi lütuf ve ihsanından sana gönderir. Hem de senin isteyemediğin ve temenni edemediğin güzel ve hayırlı şeyleri.

EY AHÂLİ! Kadere rızâ gösteriniz. Kadere rızâ gösteren Abdülkaadir'e kulak veriniz. Kadere rızâ göstermiş oluşum beni Allah'a ulaştırdı.

EY AHÂLİ! Geliniz, azız ve celıl olan Allah'a boyun eğelim. O'nun takdirine, O'nun fiiline boyun eğelim. Gerek zahiren, gerekse bâtınen, O'na itaat edelim. Kadere rızâ gösterelim, muvafakat edelim. Kader özengisine basarak yürüyelim. Zîrâ kader bize Allah'ın gönderdiği elçidir. Gönderenin hakkı için ona ikram edelim, boyun eğelim. Eğer kadere karşı böyle davranırsak, o, beraberliğinde bizi Allah'a götürür. İşte bu noktadan ve bu halde; nusret, hâkimiyet ve dostluk hak olan Allah'ındır. Kadere kayıtsız - şartsız rızâ gösterme noktasına geldiğin ve Allah'ın dostluğuna hak kazandığın zaman, O, sana, kendi ilim deryasından içecek, lütuf sofrasından yiyecek,... verir. Kendisiyle ünsiyet peyda ettirir. Seni kendi rahmetine garkeyler. Fakat bu hâl, milyonlarca insandan ancak pek az ve nâdir kişilere nasîb olur.

EY OĞUL! Sana takva gerek. Takvaya sarıl. Muttaki ol. Sana şeriat gerek. Şeriatın esaslarına sarıl. Sen; şeriatın esaslarına sarılmalı, nefse, hevâî arzulara, şeytana ve kötü kişilere muhalefet etmeli ve onlara uymamalısın. Mümin kişi, bu hususlarda dâima cihâd halindedir. Öyle ki, başından miğferi hiç eksik olmaz, kılıcı asla kınına girmez, atının sırtı hiç eğersiz kalmaz. Uykuyu bile hak erenlerinin uyuduğu niyetle uyur. Hak erenleri, düşmanlarına gâlib gelebilmek için zindelik kazanmak maksad ve gayesiyle uyurlar. İhtiyâç dolayısiyle yemek yerler. Ancak zaruret hâlinde konuşurlar. Mecbur kalmadıkça, âdetleri dilsizlik ve sükûttur. Onları ancak Allah'ın takdiri konuşturur, Allah'ın fiili konuşturur. Bu dünyâda, onların dillerini Allah hareket ettirir, konuşturur. Tıpkı yarın kıyamet günü uzuvlarını konuşturacağı gibi. Onları, her konuşanı konuşturan aziz ve celîl Allah konuş turur. Onları Allah konuşturur. Tıpkı cansızları konuşturduğu gibi. Allah, nutuk - konuşma sebep ve vâsıtalarını onlar için hazırlar. Onlar hemen konuşurlar. Onları bir işe sevketmeyi murat etti mi, hemen kendilerini o işe hazırlar. İnsanlara, hem korku hem de müjde vererek —sırf ileride kendilerine karşı delil - hüccet olsun diye - ilâhî hükümlerinin tebliğ edilmesini murâd edince hemen peygamberleri ve Resulleri konuşturur. Peygamberlerle Resuller vefat edip gittikden sonra da onların yerine, ilmi ile âmil âlimleri ikaame eder. Böylece, peygamberlerden vekâleten, insanların ıslâhına yarayacak hususlarda bu âlimleri konuşturur, ilâhî hükümlerini onlann diliyle söyletir. Resûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyururlar:
 
— Âlimler peygamberlerin vârisleridir...

EY AHÂLİ! Azi£ ve celîl olan Allah'ın nimetleri hususunda O'na şükrediniz, bütün nimetleri ondan biliniz. Zîrâ şanı yüce olan Allah şöyle buyurur:

— Size ulaşar; her nîmet Allah'dandır.  (Nahl sûresi, âyet: 53).

Ey, Allah'ın nimetlerinin içinde yüzüp duranlar! Hani sizin şükrünüz? Ey, O'nun nimetlerini O'ndan bilmeyip O'nun başkasından bilenler? Siz, kâh olur, O'nun nimetlerini başkasından bilirsiniz Kâh olur, sırf kendinizden bilir, onlara kendi gücünüzle nail olduğunuzu sanarak aslında hiç de sahip bulunmadığınız birtakım güçlerin kendinizde varolduğunu zannedersiniz. Yine zaman olur, o nimetleri Allah'a karşı günah işlemekde yardımcı olarak kullanırsınız...
EY OĞUL! Halvet - yalnızlık anlarında öyle bir takvaya ihtiyâcın var ve öyle bir takvaya sâhib olmalısın ki, seni günâhlardan ve günâ¬ha sürükleyecek kaymalardan alıkoysun. Yine öyle bir murakabeye ihtiyâcın var ve öyle bir murakabeye sâhib olmalısın ki, Aziz ve celîl olan Allah'ın dâima seni görmekte olduğunu sana hatırlatsın. İşte sen, halvet - yalnızlık anlarında böyle olmağa muhtaçsın, mecbursun. Bundan başka; nefs, hevâ ve şeytan ile savaşmağa da muhtaçsın, mecbursun. Büyük insanları yıkıp mahveden; ufak hatâlar, sürçmeler ve kaymalardır. Zâhidleri mahveden, nefsânî - hevâî ihtiraslardır. Hak Erenlerini mahveden, halvet - yalnızlık anlarındaki kötü düşünceler, hatıra gelen kötü fikirlerdir. Sıddîkları mahveden, bir anlık kötülüklerdir. Onların bütün meşgaleleri kalblerini uygunsuz düşüncelerden korumak, muhafaza, etmekdir. Zîrâ onlar, hükümdarın kapısında uyumaktadırlar. Onlar, hakka da'vet mevkiinde bulunan kişilerdir. İnsanları, Aziz ve Celîl olan Allah'ı tanımağa da'vet ederler. Gönülleri hakka da'vet etmekden bir an bile geri durmazlar. Allah'a itaat etmekle mükellef bulunan mahlûkatı O'na da'vet ederek derler ki:

— Ey kalbler, ey ruhlar, ey insanlar, ey cinler, ey, muradı Allah olanlar! Allah'ın kapısına  geliniz' Kalb ayaklarınızla Allah'a koşunuz.

Takva ve tevhid ayaklarınızla Allah'a koşunuz. Ma'rifet ve yüksek derecedeki takvanızla Allah'a koşunuz. Dünyâdaki zühdünüzle Allah'a koşunuz. Âhıretteki zühdünüzle Allah'a koşunuz. Aliah'dan başkasından alâkanızı kesmiş olma zühdü ile Allah'a koşunuz...

İşte tasavvuf erbabının meşgalesi budur. Hak Erenlerinin meşgalesi budur. Onların bütün düşüncesi halkın ıslâhıdır. Onların bu husûsdaki himmet ve gayreti, Arşı Aladan taaa yeryüzüne kadar bütün yere-göğe şâmildir...

EY OĞUL! Nefsi ve hevâyı kendinden defet. Nefsânî - hevâî duygulardan sıyrıl. Tasavvuf erbabının ayakları altında bir zemin (yer), avuçları içinde de bir toprak ol. Aziz ve Celîl olan Allah; ölüden di riyi, diriden de ölüyü çıkarır. Nitekim İbrahim aleyhisselâmı, küfür üzere ölmüş ebeveyninden vücûda getirmiştir. Mümin, hayât sahibidir, diridir. Kâfir ise ölüdür. Tevhid erbabı (muvahhid), hayât sahi bidir, diridir. Müşrik (putperest, Allah'a eş - ortak tanıyan) ise ölüdür. İşte bunun içindir ki, rivayet edilen bir kelâmında, Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurur:

— Benim mahlûkatımdan ilk ölen iblis'dir.

Bu kelâmı ile, şanı yüce olan Allah şöyle buyurmuş oluyor:

— İblis, Bana isyân etti. Neticede günahkârlıkla öldü.

Bu zaman, âhirzamandır. Nifak çarşısı açılmıştır, yalan çarşısı açılmıştır. Ey ahâlî;
münafık, yalancı, deccal,... kişilerle oturmayınız! Yazık sana ki, nefsin münâfıkdır, yalancıdır, kâfirdir, fâcirdir, müşrikdir. Böyle olduğu halde sen onunla nasıl oturuyorsun? Ona muhalefet et, asla muvafakat etme. Onu bağla, asla salıverme. Onu hapset, zindana at. Kendisine, ancak zarurî olan haklarını ver. Fazla verme. Onu mücâhedelerle kahret, itaat altına al!...

Hevâya gelince, onun da sırtına bin. Onu asla başıboş bırakma. Eğer böyle yaparsan bil ki o sana biner. Mîzâç - tabiat ile asla sohbet dâş olma. Zîrâ o. henüz aklı olmayan bir tıfıldır. Düşün bir kerre, henüz aklı gelişmemiş bir sabiden herhangi bir şeyi nasıl öğrenebi¬lir, onun söylediğini nasıl kabul edebilirsin?...

Şeytan ise senin de, baban Âdem aleyhisselâmm da düşmanıdır. Öyleyse onunla nasıl oturur, onun söylediklerini nasıl kabul edersin? Seninle onun arasında bir kan da'vâsı vardır, eski bir düşmanlık var dır. Ondan asla emîn olma. Zîrâ hiç şüphe yok ki, O, senin babanın da ananın da kaatilidir. Baban  Âdem ile, anan Havva'ya günah işlettiren odur. Fırsat bulduğu an, tıpkı onları katlettiği gibi, hiç şüphesiz seni de katledecekdir...

Takvayı kendine silâh edin! Silâhın takva olsun. Aziz ve Celîl olan Allah için tevhîd, yine O'nun için murakabe, halvet - yalnızlık an lannda yüksek derecede takva, sıdk ve yalnız Allah'dan yardım bekleme duygun df. askerin olsun, ordun olsun! İşte silâh, işte ordu... Tasavvur erbabı ve hak erenleri o kimselerdir ki, bu silâhlarla ve bu ordu ile, şeytanı hezimete uğratmışlar, belini bükmüşler ve askerini perişan etmişlerdir. Hâl böyle iken, şeytanı sen nasıl hezimete uğratmıyasın ki, Hak, seninle birliktedir...

EY OĞUL! Dünya ile âhıreti bir araya getir. Her ikisini de aynı bir yere koy. Kalbin dünyâ ve âhıret düşüncesinden arınmış olarak ve çırılçıplak bir şekilde, Aziz ve Celîl olan Mevlân ile tek başına ol. Mâsivâdan yâni Allah'dan başka her şeyden arınmadıkça O'na yönelme. Halka bağlanıp kalarak Hak'dan ayrı kalma. Bütün bu sebepleri kopar, at. Allah'tı giden yoldaki engelleri birer birer bertaraf et...

Bütün bunları yaptıkdan sonra, dünyâ ile âhıreti bırakdığın yere var. Dünyâyı nefsine ver. Âhıreti kalbine koy. Mevlâ'yı da özünde tut...

EY OĞUL! Nefs ile birlikde olma. Hevâ ile de birlikde olma. Dünya ile de birlikde olma. Âhiretle de birlikde olma. Aziz ve Celîl olan Allah'dan başka hiç bir şeye tabî olma. İşte böyle yaptığın an, ebediyyen yokolmayan bir hazîneye kavuşmuş olursun. İşte bu takdirde. Aziz ve Celîl olan Allah'dan sana hidâyet gelir. Hem öyle bir hidâyet ki, ondan sonra bir daha dalâlete düşmek yoktur...

Öyleyse hemen günahlarına tevbe et, bir daha işlememeğe azmey le. Onlardan sıyrıl. Beri adımlarla, Azîz ve Celîl olan  Mevlâna koş. Tevbe ettiğin zaman, hem zahirin hem de bâtının tevbe etmiş olsun. Tevbe, Allah indinde makbul kul olmanın temelidir. Hâlis bir tevbe ile ve Allah'dan hakîkaten haya etmek suretiyle, üzerindeki günah el bisesini çıkar, at. Tevbe,- şeriatın emrettiği amelleri işlemek suretiyle uzuvlar temizlendikten  sonra kalb ile yapılacak bir ameldir. Tevbe. kalbin amellerindendir. Yâni önce dînin emrettiği bütün ameller işlenir ve işlenmekte devam edilir. Böylece, kişinin a'zâsı bu amellerle temizlenmiş olur. Bu arada kalb de günahlardan tevbe eder. Yâni, ger çekte tevbe, kalbin amellerindendir. Kalıba, yâni bedene mahsus bir takım ameller vardır. Kalbe mahsus da birtakım ameller vardır. Kalb, sebepler sahrasını aştığı ve fânî varlıklara bağlanıp güvenmekten siyrıddığı an tevekkül deryasına dalmış olur, ma'rifetullah deryasına dalmış olur, Allah'ı bilme ve tanıma deryasına dalmış olur. Artık sebepleri terkeder, müsebbibi (Allah'ı) arar. işte, kişi; tevekkül, ma'rifetullah ve Allah'ı bilme ve tanıma deryalarına daldığı zaman bu noktada şöyle der:
— O (Allah) ki beni yaratan ve bana hidâyet verendir (Şuarâ sûresi, âyet: 78).

Şânı yüce olan Allah, tevekkül ve ma'rifetullah deryasına dalmış olan bu kişiyi, bir sahilden diğer bir sahile, bir yerden diğer bir yere iletir. Tâ ki bu kul, dosdoğru giden bir cadde üzerinde duruncaya kadar. Kişi, her ne zaman ki Rabbını zikrederse O'nun geniş ve düz caddesi kendisine açılır, pürüzler bertaraf olur...

Azîz ve Celîl olan Allah'ı arayan kişinin kalbi mesafeleri kateder, her şeyi geride bırakır. Bazen yolda helak olmakdan korktuğu anlar olursa da, bu takdirde, îmânı hemen imdada yetişir, kendisine cesaret verir, rahatlık verir. Böylece, yalnızlığın ve korkunun getirmiş olduğu sıkıntı yok olur. Onun yerini, Allah ile olan ünsiyetin nuru ve yine AİJah'a olan  yakınlığın sebep olduğu ferahlık alır...

EY OĞUL! Sana herhangi bir dert geldiği zaman, onu sabır eliyle karşıla ve devası gelinceye kadar sakin ol. Deva gelince onu da şükür eliyle karşıla. Bu hâle geldiğin zaman, peşinen ebedî zevkli - safâlı bir hayâtta olursun...

Cehennem korkusu müminlerin ciğerlerini parçalar, benizlerini sarartır, gönüllerini mahzun eder. Kendilerinde bu haller meydana gelince, Azîz ve Celii olan Allah onların kalbine rahmet ve lûtfunun suyunu akıtır. Kendilerine âhıret kapısını açar. Onlar da bu kapıdan âhıretin emîn yerlerini bizzat görürler. Âhiretin emîn yerlerini bizzat görerek sükûnet buldukları, mutmain oldukları ve biraz feraha kavuştukları an, sânı yüce olan Allah onlar için Celâl kapısını aralar. Bu sefer de gönülleri pârelenir, özleri pârelenir, kendilerini öncekin¬den daha da şiddetli bir korku sarar. Bu merhale de tahakkuk edince, bu sefer Allah onlar için Cemâl kapısını aralar. İşte bu anda artık iyice sükûnete kavuşurlar, mutmain olurlar, uyanırlar ve makam ve mevkiler edinirler. Bu makam ve mevkiler, derece derecedir, tabaka tabakadır...

EY OĞUL! Dünyâdaki himmet ve gayretin; yemek, içmek, giyinmek, evlenmek, güzel ve râhat evlerde oturmak ve mal - mülk - servet toplamakdan ibaret olmasın. Bütün bunlar nefsin işidir, nefsin ve tab'ın rağbet ettiği şeylerdir. Öyleyse kalbe mahsus himmet ve gayret nedir? Kalb ve öz-sır, neye rağbet etmelidir? Onun himmet ve gayreti, Aziz ve Ceiîl olan Allah'ı aramakdır. Kalbin rağbet edeceği yegâne şey budur. Senin himmet ve gayretin ve rağbet edeceğin şey, senin için en mühim olandır, sana ehemmiyet verendir. Senin için en mühim olan ve sana ehemmiyet veren ise Allah'dır. Öyleyse senin himmet ve gayretin ve rağbet edeceğin şey de Azız ve Celii olan Rab bm ve O'nun nezdindeki olmalıdır Dünyânın bir bedeli, bir karşılığı vardır. Bu, âhırettir. Fânî varlıkların da bir bedeli, bir karşılığı vardır. O da, Aziz ve Ceiîl olan Yaratıcı (Allah)dır. Her ne zaman ki, Allah'ın emirlerine muhalif olan bir fiili bu dünyâda terkeder, işlemezsen, Allah onun karşılığını hem de ondan daha hayırlı olarak âhırette yâ ratır ve verir.

Sen, ömründen sâdece bir gün kaldığını farzet ve ecel meleğinin geleceğini düşünerek âhıret için hazırlan. Dünyâ, tasavvuf ehli ve Hak Erenleri için bir kuvvet kazanma ve pişip olgunlaşma mahallidir. Âhıret ise ebedî ömür sürme yeridir. Fakat Azîz ve Celil olan Allah'dan kendilerine gayret geldiği an, bu gayret, onlarla dünyâ ve âhıretin arasına girer. Böylece, gayretin onlarda meydana getirmiş olduğu coşkun şevk, âhıret makamına kaaim olur. Artık ne dünyâya ihtiyâçları kalır, ne de âhırete...

EY YALANCI! Sen, Allah'ı ancak nimet içinde bulunduğun zamanlar seversin. Belâ - musibet geldiği an ise, sanki Allah senin dostun değilmiş gibi kaçarsın. Kişinin ne olduğu, imtihan sırasında ortaya çıkar. Eğer Azîz ve Ceiîl olan Allah'dan belâlar - musibetler geldiği an daha önceki hâlinde sabit kalabiliyorsan işte bu takdirde sen O'nu seviyorsun demekdir. Yok, eğer musibetler gelmeğe başlayınca sende değişiklik oluyorsa yalanın ortaya çıkmış olur, daha önce kendinde varolduğunu iddia ettiğin Allah sevgisinin gerçekte varolmadığı anlaşılır ve o beyânın yıkılır gider...

Bir defasında Resûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme bir adam geldi ve:

— Yâ Resûlellah, ben seni seviyorum! Dedi. Allah Resulü de ona şu cevâbı verdi:

— Öyleyse sıkıntılar için bir bürgü-elbise hazırla!..

Yine bir defasında Resûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme bir başka adam geldi ve:
— Yâ Resûlellah, ben Allah'ı seviyorum!

Dedi. Allah Resulü de ona cevaben şöyle buyurdu:

— Öyleyse belâlar için bir bürgü-elbise edin!...

Allah'ın ve Resulünün muhabbet ve sevgisi, sıkıntı ve belâlara yakın olarak bulunur. Allah'ı ve Resulünü sevdiğini iddia eden birisi, bu sevginin yanında sıkıntı, musibet ve belâların bulunduğunu peşinen bilmeli ve bir gün olup bunlara ma'ruz kalabileceğini hatırından çıkarmamalıdır. îşte Allah'ın ve Resulünün muhabbet ve sevgisi sıkıntı ve belâlara yakın olarak bulunduğu içindir ki, sâlihlerden biri şöyle demiştir:

— Belâlar velîlere musallat edilmiştir. Tâ ki, her aklına gelen, Allah'a yakınlık iddiasında bulunmasın. Eğer böyle olmasaydı, herkes Allah'ı sevdiğini söyler, evliyalık iddiasında bulunurdu...

Demek ki belâlara, musibetlere, sıkıntılara,... tahammül edip gönül rızasıyla sebat göstermek, Allah sevgisinin bir emâresidir...

Rabbena Âtinâ fiddünyâ haseneten ve fil'âhırati haseneten vekı-nâ azâbennâr.

- Ey Rabbımız, bize dünyâda iyilik ver. Âhırette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru!..

(1) Mutmain olmuş nefs (ruh); menfi ve zararlı temayül, duygu ve ihtiraslardan arınarak  durulmuş ve hakikate ererek Allah huzuruna lâyık bir hâle gelmiş nefs demektir. Meselâ kibir, riya, ucüb. hased - kıskançlık, hırs, tamah (tamah), merhametsizlik, şefkatsizlik,... insan ruhunun menfî ve zararlı duygu, temayül ve ihtiraslarıdır. Bunlardan ve benzerleri ihtiraslardan arınmamış olan bir rûh, itminana erememiş. hakikate erememiş, Allah'ın huzuruna lâyık bir seviyeye gelememiş demektir. Dolayısiyle, böyle bir rûh, âyette kendisine hıtâb  edilen bahtiyar ruhlardan olamaz.

(2) İbrahim aleyhisselâmın başından geçen bu ateşe atılma hâdisesi, evveliyatı da dâhil olmak üzere aşağı - yukarı bütün safhaları ile Kur'anda anlatılmaktadır. Biz, bir münâsebetle bu hâdiseyi, GAFLETTEN KURTULUŞ isimli eserde anlatmıştık. Okuyucularımızın meseleyi daha iyi kavramalarına yardımcı olacağı mülâhazasiyle, o açıklamayı aynen buraya alıyorum. (Bakınız:   Gafletten Kurtuluş. Cild: I.Sayfa: 64, 65, 66)
Yaman Arıkan

İbrahim aleyhisselamın kavmi yıldızlara bakarak kâhinlik yapmakta, şahısların hayâtında ve bedeninde vuku bulan değişiklikler üzerine yıldızlardan hüküm çıkarmaktadırlar. İbrahim aleyhisselâm, onların bu hareketlerinin bâtıllığını, hiç unutamıyacakları bir şekilde kendilerine anlatmak ister. Bir bayram münâsebetiyle, kendisinin de onlarla birlikte bayram yerine gelmesini isteyen kavminin ileri gelenlerine bu acı dersi verir. Yıldızlara bir nazar   atfeder ve, "Ben hastayım, gelemiyeceğim!" der.
— Derken, yıldızlara bir bakış baktı ve, "Ben gerçekten hastayım!" dedi. (Sâffât sûresi, âyet:  88.  89).

Onlar, İbrahim aleyhisselamın hasta olmadığını ve yıldızlara böyle bir bakışla bunun anlaşılamıyacağını da iyi bilmektedirler. Fakat aynı hareketleri, sanki sahiymişçesine kendileri de yapmakta oldukları için ona bir şey de diyemezler. Kendi yaptıklan ile tuzağa düştüklerini görünce, işi bozuntuya vermemek için, İbrahim'i orada yalnız bırakarak hemen uzaklaşırlar.

— O vakit ona arkalarını dönüp uzaklaştılar. (Sâffât sûresi, âyet: 90).

İbrahim aleyhisselâm onlara şimdi ikinci dersi verecekdir. Kendi elleriyle yapmış oldukları putlara tapan kavmi, bayram ve eğlence yerlerine giderken, tapdıklan bu putların önlerine yiyecekler koymakta, dönüşlerinde de onları yine kendileri yemektedirler. Kendisini bayram yerine da'vet edenler çekip gittikden sonra, İbrahim aleyhisselâm onların puthanesine girerek putları kırar. Hâdisenin bu safhası son derece ibretlidir. Şimdi, bu kısmı yine Kur'ândan  ta'kib edelim.

Bunun üzerine o da onların putlarına vurarak dedi ki:

— Hani yemiyor musunuz? N'oluyor size ki konuşmuyorsunuz da...

Nihayet, gizlice onları sağ eliyle bir vurup kırdı. Derken, kavmi koşarak onun önüne çıktı. 
İbrahim  dedi ki:

— Kendi elinizle yonttuklarınıza mı ibâdet ediyorsunuz? Oysa sizi de, yaptıklanızı da  yaratan  Allah'dır. Kavmi dedi:

— Onun için  bir bina yaparak onu ateşe atın.

Böylece, ona bir tuzak kurmayı murat ettiler. Fakat biz de onları alçaltıverdik. (Sâffât sûresi, âyet: 81 - 98).

Puthâneye giren İbrahim aleyhisselâm, orada mevcut putların hepsini bir balta île kırar.
Yalnız en büyük puta dokunmaz, ve baltayı da onun omuzuna asarak çıkar, gider. Dışarıda, koşarak kendisine yâni puthâneye doğru gelen kavmi ile karşılaşır. Hemen içeri dalan putperestler, büyük puttan başka bütün putların kırıldığını ve onun boynunda da bir baltanın asılmakta olduğunu dehşetle görürler. Peygamber İbrahim aleyhisselâm, onlara, putlara tapınmanın sakîm bir gidiş olduğunu daha önceleri sözle anlatmağa çalışmış, fakat dinletememiştir. Şimdi bu hareketiyle, onlara, putların hiç bir şeye muktedir olamayacaklarını kendi ağızlarıyla ıkrâr ettirecekdir. Onun için, kavminin, putları kimin kırdığını sorması karşısında, "ben kırdım.., demiyecek, 'Putların büyüğüne sorun. Belki o yapmıştır." cevâbını verecekdir. Hâdisenin bu safhasını da yine Kurandan  dinleyelim:

O zaman  İbrahim, babasına ve kavmine:

— Sizin tapdığınız bu heykeller de nedir? demişti. Onlar da:

— Biz, atalarımızı onlara tapar bulduk!... dediler. İbrahim  dedi:

— Yemin olsun ki, siz de, atalarınız da mutlak ve açık bir dalâlet içindesiniz!

Onlar dediler:

— Sen bize hakkı mı getirdin? Yoksa sen şakacılardan mısın?

İbrahim  dedi:
— Bil'akis, sizin Rabbınız, göklerin ve yerin de Rabbıdır ki, onları O yaratmıştır.
Ve, ben de buna yakinen şehâdet edenlerdenim. Allah'a yeminle söylerim ki, siz, dönüp
gittikden sonra ben, putlarınıza mutlaka bir oyun yapacağım... Derken, o, onları parça
parça etti. Yalnız, belki ona müracaat ederler diye onların en büyüğüne dokunmadı.

Kavmi bu durumu görünce dedi:

— Bunu  bizim  ilâhlarımıza kim yaptı?  Muhakkak ki o, zâlimlerdendir. Dediler:

— Kendisine İbrahim denilen bir genç işittik. Onlar (putlarla uğraşıyordu. Dediler:

— Öyleyse onu  halkın huzuruna çıkarın. Belki onlar şâhidlik yaparlar... Dediler:

— Ey İbrahim, sen mi yaptın bunu bizim ilâhlarımıza?

İbrahim dedi:

— Belki bu işi onların şu büyüğü yapmıştır. O halde, eğer konuşurlarsa onlara sorun...

Bunun üzerine, vicdanlarına dönerek, birbirlerine, "Şüphesiz, zalimler sizsiniz, siz!" dediler. Sonra, yine eski kafalarına döndürüldüler de:

— Yemin olsun ki, bunların konuşmadığını sen de bilirsin ey İbrahim!... dediler.

İbrahim de dedi:

— Öyleyse Allah'ı bırakıp da size hiç bir şeyle ne faydası ve ne de zararı dokunmayacak bu putlara hâlâ tapacak mısınız? Yuh size de, Allah'ı bırakıp tapdıklarınıza da. Akıllanmıyacak mısınız  siz!...

Dediler:

— Onu  yakın. Böylece, ilâhlarımıza yardım edin. Eğer iş yapanlar iseniz...

Biz (Allah) de dedik ki:

— Ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve selâmet ol!...

Ona böyle bir oyun yapmak istediler. Fakat biz de onları daha fazla hüsrana uğrayanlardan eyledik (Enbiyâ sûresi, âyet: 52-70).




 


* Son İletiler/Konular


* Galeri

2 SÜLEYMAN

Görüntülenme: 447
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: OSMANLI PADİŞAHLARI
Muhammed Hamidullah - M.Hamidullah

Görüntülenme: 452
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Külliyatlar
Kabede KIYAM

Görüntülenme: 469
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: KABE ve MEKKE
Bünyamin Korucu kehribar

Görüntülenme: 579
Gönderen: seyyahin
Albüm: Tesbih Sanatı
CAMİ RESİMLERİ (187)

Görüntülenme: 383
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Cami Resimleri
MANZARA RESİMLERİ (12)

Görüntülenme: 499
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Manzara Resimleri
4189

Görüntülenme: 366
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: YAHYALILI HACI HASAN DİNÇ EFENDİ
Ayasofya

Görüntülenme: 356
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Eşref Ziya Terzi-Bir Güneş
GÖNLÜM SENİ ÇAĞIRIYOR

Görüntülenme: 387
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: DEBU
Dervisane - 09 - Potbori

Görüntülenme: 419
Gönderen: seyyahin
Albüm: Dervişhane Sufi Musik
423

Görüntülenme: 436
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: BEDIUZZAMAN SAID NURSI
1485

Görüntülenme: 463
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: ESAD COŞAN HOCAEFENDİ
1324

Görüntülenme: 333
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: YAHYALILI HACI HASAN DİNÇ EFENDİ
3659

Görüntülenme: 527
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: ABDÜLHAKİM ARVASİ K.S
Can Senindir

Görüntülenme: 399
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Esref Ziya Terzi-Dost
RESİMLİ HADİSLER (7)

Görüntülenme: 435
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: RESİMLİ HADİSLER
Dirilis Mustulari 2 - Bacım

Görüntülenme: 324
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Diriliş Muştuları_2
KALSA DÜNYA MUHAMMEDE KALIRDI

Görüntülenme: 316
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Ali Ercan-Duy Baba
Makkah underconstruction

Görüntülenme: 436
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: KABE ve MEKKE
r 3xz3hh6vihyd7m906jys

Görüntülenme: 373
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Eyüp Sultan Hazretleri
MANZARA RESİMLERİ (295)

Görüntülenme: 474
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Manzara Resimleri
İlahiler - 06 - Segah Durak

Görüntülenme: 452
Gönderen: seyyahin
Albüm: Aka Gündüz Kutbay İlahiler