collapse

Gönderen Konu: Aşkın Ma'kesi, Âşıkların Kıblesi Hz. Muhammed (Sallallâhu aleyhi ve sellem)*  (Okunma sayısı 1602 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı müştakı ali aba

  • İslam ve Tasavvuf
  • Yeni Üye
  • ***
  • İleti: 41
  • Karma 8
  • Müminin Hayatı Talim Tatbik ve Tebliğden İbarettir
    • Rahiaşk
*Sohbet, Yakub Haşimi Hocaefendi'nin Kutlu Doğum Haftası Münasebetiyle Erzurum Halk Merkezi'nde Yapmış Olduğu konferanstan alınmıştır

Kutlu doğum haftası münasebetiyle gönüller ve âlemler sultanı Fahri Kâinat (Sallâllahu Aleyhi ve Sellem ) Efendimizin mübarek hayatlarından bir nebze de olsa birlikte paylaşabilmenin ve o paylaşım içinde O'nun ümmeti olarak kaynaşabilmenin zevkini, şuurunu, sürûrunu tadabilmeyi Cenâb-ı Hak bize lutfeylesin. Bütün Erzurumlu mü'min ve mü'mine kardeşlerimin şahsında bütün ümmeti Muhammedi selamların en güzeli olan Cenâb-ı Hakk’ın selamıyla selamlıyorum...

Değerli kardeşlerim, gönül ehli büyüklerimizden ve meşhur muhaddislerden Muhammed Parisa hazretleri buyuruyorlar ki: “Yaşamadan, tatmadan, idrake almadan ifade etmek, o meseleyi örtmek demektir.”

Belki bu yazımız da bu kabilden olacak. Arzumuz, burada ifade edilenler gerek yazıyı yazan hakkında gerekse okuyanlar hakkında yaşanmaya vesile olması içindir. Aczimizi, O'nu yaşantımıza alamamanın aczini itiraf içindir. Rabbimden bunu öyle kabul etmesini niyaz ediyorum.

Malum bir ayet-i kerimede Rabbimiz zülcelâl hazretleri buyuruyorlar:

فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ (Nahl, 43)

“Bilmediğiniz, yabancı olduğunuz anlayamadığınız meseleleri o işin ehlinden, o işi en iyi bilen, o işi kendinde tekâmül ettirmiş olanlardan öğreniniz, sorunuz.”

Konu Âlemlerin Efendisi (Aleyhisselâm) olunca, ayeti kerimede:

مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ(Ahzab, 40)

“O sizlerden hiç birinizin babası değildir,O herhangi biriniz gibi değildir. O Allah’ın Rasûlü’dür.” Sonra gelen Ahzab Suresi 45. ayeti kerimede de “O, insanlığı müjdelemek için güzelliklerle, doğruluklarla, iyiliklerle müjdelemek için nefsanî, şehevi, dünyevi bazı tehlikelerden de korkutmak sakındırmak için gönderilmiştir.” buyuruluyor.

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا (Ahzab, 45)
Seni insanlığa bir şahit, yani onların iyiliklerine, güzelliklerine, hasenatına (ya da üzülerek söylemek gerekirse) seyyiatına bir şahit olarak ve onları bir müjdeleyici hak ile, hakikat ile, rıza ile, lika ile, vuslat ile, cemâli bâkemal ile, cenneti âlâ ile müjdeleyici olarak ve en ziyade korkmamız gereken şey firak ile, Hakk’tan ayrılık ile uzak kalma ile korkutmak üzere gönderdik.

Cehennem bunun yanında hiçtir, diye düşünüyorum. Allah’tan uzak kalmak, hakikatten uzak kalmak... Bunlar ile korkutucu olarak gönderildin, buyruluyor.

Şimdi böyle bir insanı, hiçbirimiz gibi olmayan böyle bir insanı... Bir şair güzel ifade etmiş de..


Muhammedul beşeru, veleysekel beşeru.

Yakutu vel haceru, veleysekel haceru...



Taşların içinde, cemâdat dediğimiz madenlerin içinde elmas da yakut da belki bir taştır amma diğer taşlarla mukayesesi mümkün değildir. Muhammed (Aleyhisselâm) de bir beşerdir amma sair beşerlerle mukayesesi mümkün değildir, diye ifade eder. Konu böyle bir insan olunca O'nu anlamak, O'nu tanıtmak elbette ki ciddi bir araştırma, inceleme, sorgulama gerektirmektedir. Öyleyse ayetin ifadesinde buyrulduğu gibi O'nu bilenlerden tanımaya çalışacağız. Yani “Yıldızlar gibi” buyurduğu ashabının haline bakarak onların dilinden onların yaşantısından gönüller sultanını bir nebze olsun tanımaya çalışacağız.

O’na, âline ve O’nun ashabına kâinat durdukça zerreler adedince selât-u selam olsun. Bizleri onların ahlaklarıyla, bize bıraktıkları en büyük miras olan ilimleriyle, irfanlarıyla ve ruhaniyetleriyle tezyin eylesin...

Dünyamızdan nice sevilen insanlar, liderler, âlimler, müctehidler, hatta nice peygamberler (Aleyhimüsselat-u Vesselâm) hazeratı gelip geçmişlerdir. Ama hiç kimse Âdem (Aleyhisselâm)’dan bugüne hiç kimse Cenâb-ı Fahri Âlem kadar sevilmemiştir. O’nun kadar kendisine muhabbet duyulan, sevilen teslim olunan, ahireti şereflendirmesinden sonra özlenen ve hayatı sürekli incelenen, nesilden nesile aktarılan bir insan daha gelmemiştir. O'nun gibi birisi gelmemiştir ve gelmeyecektir. “Nebilerin sonuncusu” (Ahzab, 40) buyrulmuştur O’nun hakkında. O yaradılış itibariyle ilk, zuhur itibariyle son olmuştur. Allah Teala hilkate onun ruh-u şerifiyle başlamıştır. Ve o silsileyi O’nun cesed-i pâkiyle, O’nun risaletiyle noktalamıştır. O'nun gibi birisi gelmeyecektir...

Tabi düşünülebilir ki bu bizim için çok büyük bir mahrumiyettir. Biz O'na yetişmedik, O’nun zamanına, O’nun devr-i saadetine ve O’nun güzide arkadaşlarına yetişemedik. Fakat Hz. Mevlana buyuruyorlar ki: “Gül mevsimine, gül bahçesine yetişip giremezsen bütün bütün gülden mahrum olma. O kokuyu, o zevki gül suyundan al.” İşte biz de o güle, güller ve Gönüller Sultanı'na duyduğumuz muhabbet vesilesiyle birbirimiz için gül suyu vazifesi görebiliriz. Görmeliyiz de… O’nun görevi ümmetine devrolmuştur, ümmetine bırakılmıştır. O bu nimetten mahrum olmamamız için bize usuller öğretmiştir.

Eğer bir vusulsüzlük varsa bir şeylere cidden kavuşamıyorsak veya şöyle ifade etmeye çalışayım; Muhammedi rabıtamız zayıfsa, O’nunla gerçekten irtibat kuramıyorsak gönlümüzde, fikrimizde, hayatımızda, rüyamızda, duygu ve düşüncemizde eğer O'nunla irtibat kuramıyorsak “Vusulsüzlük (kavuşamamak) usulsüzlüktendir.” buyrulmuş. Usullere riayet edemezsek O’nunla buluşamayız. O’na kavuşamayız. Belki en büyük mahrumiyet bu...

Bir tarih İstanbul'da bazı arkadaşlarla Halid bin Zeyd (Eyyub el-Ensari) Hazretlerini ziyarete gitmiştik. Orada bir meczupla karşılaştık. Malum onlar hakkında Gönüller Sultanı'nın güzel ifadeleri var. Onlarla Allah arasında perde olmadığını, buyuruyor. Hakk’a yakîn olduklarını, buyuruyor. Meczuplardan… Halkın arasında deli diyorlar ama ben bu ifadeyi kullanmak istemiyorum. Delilik farklı bir şey çünkü. Günümüzde öyle akıllı deliler var ki… Evet, orada karşılaştığımız bir meczup şöyle diyordu: Eğer bir insan Cenâb-ı Hakk’ın rızasına muhalif bir iş yapsa, Mevlay-ı Müteâl Hazretlerini incitse yine de ümitvar olmalıdır. Umulur ki Rabb-i Rahim Hazretleri ona merhamet buyurur, onu bağışlayabilir. Ama bir insan Kâinatın Efendisi'ni incitirse Cenâb-ı Hak onun suçundan geçmez. Dostu üzüldüğü, incindiği için. Çünkü bir hadis-i kudside: “Onlara, Allah’ın dostlarına eziyet edenlere Cenâb-ı Hak harp ilan edeceğini” bildirmiş. O dosta eziyet bağışlanmaz.

“Kim arayı düzeltebilir?” diyordu. Allah ile aramız bozulursa Muhammed (Aleyhisselâm) bizim aramızı düzeltir. Ağlarız, inleriz O'na yalvarırız. Çünkü Allah’ımız “Onlar hata ettiklerinde, kendilerini suçlu hissettiklerinde Sana gelselerdi, senin şefaatini talep etselerdi, Sen de onların bağışlanmasını dileseydin Cenâb-ı Hakk’ı onlar hakkında bağışlayıcı bulurdun.”buyuruyor. Usûl öğretiyor bize Mevlamız.

İşte o meczup diyordu ki: “Allah ile aranız bozulursa Hz. Muhammed aranızı düzeltir. Ama Rasûlullah ile aranız bozulursa onu kim yapar?”

Evet, korkarım ki bugün insanlığın o Gönüller Sultanı'yla arası bozuk. Bu her şeyimize yansımış. Acaba şimdi bu arayı kim düzeltecek? Bu gül suyunu nasıl elde edeceğiz? Belki güle yetişemedik, gülü kaçırdık. Fakat gönüllerimizi, mekânlarımızı, ortamlarımızı, cemaat ve cemiyetlerimizi hep o gül suyuyla sulamalıyız. Belki O’nun ruhaniyeti yeniden aramıza teşrif eder. Umulur ki O, bizden hoşnut olur. Çünkü Mevlamız O’nun için “O size karşı çok merhametlidir, çok şefkatlidir.” (Tevbe, 128).buyuruyor.

O, merhamette ve şefkatte çok haristir.

حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِين رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ (Tevbe, 128) buyuruyor O'nun için.

O’na dönmeliyiz, O’nun yoluna, O’nun izine dönmeliyiz.

Malum Bursa’da Osmanlı’nın ilk zamanları, Yıldırım Beyazıt dönemlerinde bir vaiz efendi, bir vaaz-u nasihatta bulunurken O’nun da sair peygamberlerden biri olduğunu ifade ediyor. Nübüvvet ve risalette bütün peygamberler birdir. Biz bunların hiçbirisinin arasında fark gözetemeyiz. Ama kıymet ve fazilette Âlemlerin Efendisi farklıdır. Mecliste bulunan merhum Süleyman Çelebi hazretleri bu sözden Kâinatın Efendisi’nin incindiğini hissediyor. Gönül antenleri çalışıyor. Böyle bir ifadeden Efendimizin (Aleyhisselâm) hoşnut olmadığını hissediyor. Ve gelip “Vesiletü’n-Necat” halk arasında “Mevlit” olarak bilinen şiiri yazıyor. O naat-ı şerifleri, o övgüleri, o methiyeleri kaleme alıyor bir ilham ile. Ve zamanın padişahına bunu takdim ediyor. Okunmasını dinlenmesini istiyor. “O bizden incindi.” diyor. O incinirse yaşamanın bir anlamı yok. O incinirse hayatın değeri kalmaz.

Uhud’da mübarek dişlerinden damlayan kan için Cebrail(Aleyhisselâm) “Yeryüzüne hiç bu kadar hızlı inmemiştim.” buyuruyor. O kanı tutmak için... Eğer o kan yeryüzüne akarsa yeryüzü felaketlerin zemini olur. Onu tutmaya geliyor. O incinirse… Bir de düşünün o şahidimiz. “Vesiletü’n-Necat” isimli eserinde Süleyman Çelebi bir yerinde şöyle buyuruyor: “Bir acep nur kim güneş pervanesi”. O’nu tarif ederken böyle buyuruyor. Öyle bir nur ki, öyle bir kandil ki güneşe teşbih etmiyor güneş gibi demiyor... Güneş O'nun etrafında pervane dönüyor, diyor. Güneşleri bile cezbeden, güneşleri bile peykine alan öyle bir nur O... İncinirse. Düşünün O şahidimiz. Çünkü O’nunla biz tanınabileceğiz. Bu kulluğumuzu o şahit olursa geçerli kılabiliriz. O’nun şehadetiyle...

O’nu anlamak için O’nun ashabını anlamamız lazım çünkü ashab O’nun eseri. Müessiri anlamak için esere iyi bakmak lazım. O’nun en büyük eseri Hazreti Ebubekir’den bahsedeceğiz. Bütün peygamberler içinde Hz. Muhammed (Aleyhisselâm) nasıl üstünse -peygamberler müstesna- bütün insanlığın içinde Hz. Ebubekir öyledir.

Güneş onun üstüne doğduğu gibi kimsenin üstüne doğmamış. “Bütün insanlığın imanı terazinin bir kefesine Sıddık’ın imanı öbür kefesine konsa onun imanı ağır gelir.” buyrulmuş. “Bize Hak tarafından ne lutfedildiyse onu Sıddık’ın kalbine ilka ettik, ona öğrettik.” diye buyurmuş. Merhum üstad Necip Fazıl'ın ifadesiyle, has odanın esrarı Nebi’den sonra ona açılmıştır. Has odanın esrarı ondan sonra ona açılmıştır ki, Kur’an onu “saniyesneyni” diye tarif buyurmuş. İkinin ikincisi...

Hz. Ebubekir’in henüz Müslüman olduğu, İslam ile yeni şereflendiği dönemlerde idi. Onun Müslüman olmasını Kureyşliler hazmedemiyorlardı. Çünkü eşraftan birisiydi. Olgun, oturaklı, bilirkişi idi. Öyle bir insanın kendi aralarından ayrılması, farklı bir fikre geçmesi, farklı şeyleri savunması hazımsızlık meydana getiriyordu. O günün toplumunda bundan dolayı da Âlemlerin Efendisi'ne çok kızıyorlardı. Onu kandırdığı için, onu yanına aldığı için kızıyorlardı. Hz. Ebubekir ise kabullendiği o mesuliyetin, o dinin hazzını, zevkini bütün insanlık yaşasın istiyordu. Çünkü öyle bir kemaldeydi ki kendi ifadesiyle: “Benim cesedimi o kadar büyüt ki ya Rabbi cehennemi ben doldurayım ümmet-i Muhammed’den, insanlıktan hiç kimse oraya gelmesin.” diyordu. O merhamet mektebinde yetişen insan elbette ki böyle olacaktı. O, şefkat denizinin incisi idi. İstiyordu ki herkes bu zevki tatsın...

Ve Kureyşliler, Hz. Ebubekir’in bazı tavırlarından müthiş öfkeye kapıldılar. Bugün kalemle insanlık nasıl öfkelerini belirtiyorsa -tabi o günkü cehalet kaba kuvveti gerektiriyor- kaba kuvvetle Hz. Ebubekir’i şedit bir şekilde dövüyorlar. Darp ediyorlar, eza ve cefaya uğratıyorlar. Nazenin vücutları birçok yara ve bere içinde kalıyor. Onun bu haberini duyan yakınları koşarak gelip öldüğünü zannederek Hz. Ebubekir’i hanelerine götürüyorlar. Bir an, gözünü açarak -peygamber aşığı şair buyurmuş ya “Ta’n etmeyin aşığı müpteladır neylesin.”- Gönüller Sultanı'nı soruyor “O’na bir şey oldu mu? O nerede?” Ne kadar da O’na bir şey olmadığını anlatmaya çalışsalar da kanaat getirmiyor Hz. Ebubekir. Kollarında ve ayaklarında mecal olmadığı için kollarına giriyorlar. Efendimizin hane-i saadetlerine getiriyorlar. O’nu görsün rahatlasın, diye. O’na bir şey olmadığını görünce soluklanıyor, rahat bir nefes alıyor. Bunları hatırlayınca paylaşmadan geçemiyoruz.

Yavuz Sultan Selim Han Hırka-yı Saadet dairesinin yapılması sırasında -rivayetlerde altı ay sürdüğü söyleniyor- hiç istirahat etmiyor. Sürekli başında bekliyor. Lalası Hasan Can “Sultanım çok yoruldunuz biraz istirahat etseniz!” dediğinde “Ey Hasan Can, bana nasıl böyle bir teklifte bulunursun? Kâinatın Efendisi’nin cübbesi rahat etmeden ben nasıl istirahat ederim.?”

Muhteremler mukayeseli kıssaları nakletmek istiyorum. Derdim hikâye anlatmak değil. İnanıyorum ki bunlar bildiğiniz şeyler ama hayırlı şeylerin tekrarında faide vardır. Ashabın o derece yüceliği Osmanlının bu denli uzun süreli olması niçindir? Bu anlaşılsın diye bu mukayeseleri vermek istiyorum. Yorumu sizlere bırakıyorum. Bu meselelerin yorumuna girmeyeceğim. Peygamberimiz (Aleyhisselâm) buyuruyorlar: “Her Cuma akşamları ümmetimin hali, ahvali melekler vasıtasıyla bize arz edilir.” Düşünmeli değil miyiz acaba muhteremler gördüğümüz ailevi ve İslami terbiye gereğince Anadolu'muzda Erzurum'umuzda bu meselelere biraz daha dikkat edilir. Mesela büyüklerimizin yanında sigara içmeyiz. Ayak ayak üstüne atmayız, uygunsuz her halden sakınırız. Niçin? Büyüklerimize bir saygımız var edepten dolayı.

Edeb bir tâc imiş Bâri Hûda'dan,

Giy o tâcı başına, emin ol her belâdan.


buyurulmuş. Edepten dolayı şimdi düşünün aynı edep anlayışıyla eğer her Cuma gecesi bizim halimiz Efendimize (Aleyhisselâm) arz ediliyorsa, dosyalarımız O’na sunuluyorsa acaba o dosyaların içinde neler var, O’nu mahzun edecek, hüzünlendirecek, incitecek veya O’nun yüzünü güldürecek neler var?

Bir gün bir mecliste Kâinatın Efendisi otururlarken sakalları çok seyrek olan bir sahabi içeri giriyorlar. Sakalları gayet seyrek, tel tel. Âlemlerin Efendisi tebessüm buyuruyorlar. Sahabi bir anda endişeye kapılıyor acaba bu görüntümle Âlemlerin Efendisi'ni rahatsız mı ettim? Niçin güldüler? Hoş görünmüyor muyum? Gidip sakallarını kesiyor. Tekrar meclise geldiklerinde Gönüller Sultanı mahzun oluyor. Gözleri nemleniyor ve ağlıyorlar.

O sahabinin halini bir düşünün şimdi bir anda bir önceki korkusundan daha fazla bir korkuyla ayaklarına kapanıyor “Ya Rasulullah biraz önce çok mütebessimdiniz şimdi ise mahzunsunuz, bu üzüntünüze ben mi sebebim?” Kâinatın Efendisi buyuruyorlar ki “Biraz önce geldiğinde o seyrek sakalında meleklerin oynaştığını gördüm ve ona sevindim, tebessümüm ondandı. Şimdi onların kiminin kolunu kiminin bacağını kesmişsin, onları perişan etmişsin. Buna üzüldüm, buna ağladım.”

Ashabının çok basit hali ile sevinip üzülebilen Peygamber (Aleyhisselâm)... Bugün biz de düşünsek acaba O’nunla aramız nasıl? Birbirimize soruyoruz : Nasılsınız? İyi misiniz?

Acaba şöyle sormamız gerekmiyor mu? Allah ve Rasûlü’yle aranız nasıl? Allah ile nasılsın? Rasûlullah ile nasılsın? O’na muhabbet-i arzun, iştiyakın, mutabaatın, tebeiyyetin, itaatin nasıl?

Evet, Ebubekirlerin amelini yapanlar, Ebubekirlerin halleriyle hallenenler zamanlarının Ebubekirleri olmaya adaydırlar. Ebubekir’in zaman olarak hususiyeti farklıdır ama o hal ile hallenebiliriz.

Hz. Bayezid’in talebesine veciz bir ifadesi var, buyuruyorlar ki:

—Derimizi yüzüp içine girseniz bir Bayezid olmanız mümkün değil. Ta ki bizim halimizle hallenmedikçe. Bu hal ile hallenmedikçe... Bir Bayezid olmak mümkün değil, diyorlar.

Arkadaşlar, ölmek üzereyken bile Kâinatın Efendisi’ni düşünen, O'nu görmek isteyen O'nun yaşamasını, davasının muzaffer olmasını, dininin intişâr etmesini arzu eden böyle âşıkları vardı Peygamberin (Sallallâhu aleyhi ve sellem) Akabe Bey’ati'nde Fahr-i Kâinat’a (Sallallâhu aleyhi ve sellem) bey’at edenlerden ve Ensar’ın temsilcilerinden olan Sa’d bin Rebi (Radiyallâhu anh) bunlardan biridir. Hz. Peygamber tarafından hicretten sonra Abdurrahman İbn-i Avf ile kardeş ilan edilmişti Hz. Sa'd. Yani Muhacir ile Ensârı Cenâb-ı Peygamber eşleştirmişti, kardeş ilan etmişti. Bu kardeşlik-uhuvvet İslam’ın temel prensiplerinden birisiydi. Acaba bizim aramızda ne kadar cari? Ensar ile Muhacir belki birbirlerini hiç tanımıyorlardı. Belki ilk kez hicrette buluşmuşlar, görüşmüşler. Şimdi biz Erzurum’da şurada, şu sohbet salonunda bulunan Mü’minlerle kardeşliğimizi ne kadar pekiştirebilmişiz? Buradan çıktıktan sonra bunu göreceğiz.

Sorgulamalar yapıcı, öğretici, eğitici olmalı. Eleştiri, hakkı tebliğ bunlar olmalı da... Ama niye bu hocanın sakalı bu kadar uzundu, niye kısaydı, niye diğeri sakalsızdı? Niye bu şöyleydi niye bu böyleydi? Kardeşlik... Bizimle uğraşmak yerine söylenilenleri eleştirse makul bir yere varırız. Senetlerimizi delillerimizi, hüccetlerimizi eleştirebiliriz, eleştirmeliyiz de. Daha kavisini, daha sıhhatlisini ortaya koyabilmek için. Ama şahıslarımızı, şahsiyetlerimizi rencide edici eleştiriler olmaz. Bakın o kardeşliğe ki kardeş oldukları için malının yarısını bölüp kardeşine veriyor. Sa’d ile İbni Avf kardeş oluyor mallarını bölüşüyorlar, olan olmayana taksim ediyor. Hatta o dönemde çok sevdiği kıymetli olan bir şeyi, eşlerinden bazılarını boşayıp kardeşlerinin evlenebilmelerine imkân sağlıyorlar. Bu denli kardeşlik var. Mağdur olmasınlar, hizmete muhtaç kalmasınlar. Her şeylerini terk edip gelmişlerdi. Eşlerinden ayrılmışlar, belki çoluk çocukları kendileriyle gelmemiş, bırakmış gelmişlerdi. Böyle bir kardeşlik yaşıyorlardı. Tarihte emsali görülmemiş bir kardeşlikti. Bunu yaptıran neydi? Kâinatın Efendisi’nin sevgisi... O muhabbetle bunları yapıyorlardı.

Muhteremler Uhud Savaşı bitmiş düşmanlar çekilmişti. Nice Resûlullah aşığı (Sallallâhu aleyhi ve sellem) orada şehit düşmüştü. Gülünden ayrılmış bülbüller misali. Bunlardan birisi de yine biraz önce bahse konu olan Sa’d İbn-i Rebi (Radiyallâhu anh). Efendimiz Uhud Dağı'nın etrafında Sa'd'ı göremeyince aramaya koyulur. Vazifeliler tayin eder.

—Sa’d’ı arayın bakın nerededir? Biraz önce onu şu köşede savaşırken görmüştüm, diye bir cephe işaret buyurdu Kâinatın Efendisi. Bana biriniz Sa’d’dan haber getirsin!

Zeyd bin Sabit, Sa’d’ı aramaya başladı. İşaret buyrulan yere doğru koşarak gitti. Şehitler vadiye serilmişti. Sa’d bin Rebi görülmeyince Hz. Zeyd bağırmaya başladı:

—Nerdesin ya Sa’d? Beni Resûlullah gönderdi! Seni soruyor nerdesin?

Bir ses geliyor

—Ölülerin arasındayım!

Yaralanmış yatıyordu. Hz. Zeyd o tarafa doğru eğildiğinde Sa’d ölmek üzeredir. Vücudunda 70 tane yara, derin derin nefes almaktadır. Onu asıl perişan eden göğsünden girip sırtından çıkan bir oktur. Hazreti Zeyd’i Peygamber’in kendisine gönderdiğini duyunca çok sevinir ve Resûlullah’a selam gönderir onunla. O'na bağlılığını yineleyerek, şöyle der:

—Kavmime de ki, insanlığa de ki: (O'nun kavmine hususi olarak ilettiği mesaj bugün bize kadar ulaşmış.) Allah’tan korkun! Allah’tan korkun! Akabe Bey’at'i Resûlullah’a verdiğiniz O'nu koruma vaadini unutmayın!

Bizim Akabemiz şehadet: “Eşhedu enlâilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhû ve Resûluhu.” Bizim akabemiz bu... Biz de bu sözü verdik. Aynen Akabe’dekiler gibi Hudeybiye’dekiler gibi, Rıdvan ağacı altında oturanlar gibi biz de birer bey’atliyiz. Biz de bu sözü vermişiz. Sürekli de tekrar ediyoruz.

—O vaadinizi hatırlayın, vallahi gözleriniz kımıldayıp dururken Resûl-i Kibriya’yı düşmanlarından korumaz da O'nun başına bir felaket gelmesine meydan verirseniz ileride Allah’ın huzurunda söyleyeceğiniz hiçbir mazeretiniz olmaz, buyuruyor Hz. Sa’d.

O’ndan ayrılırsanız değil... O’nu koruyamazsanız. O’nu terk ederseniz değil... O’nu koruyamazsanız bunda zaaf gösterirseniz, eksiklik gösterirseniz Allah’ın huzurunda hiçbir mazeretiniz olmayacaktır. Hemen hemen aynı şeyleri Âlemlerin Efendisi cennet hanımlarının efendisi olan kızına ifade buyuruyorlardı. Fatıma annemize -ayağının toprağı gözümüze sürme olsun- “Kulluğunda, ibadetinde, itaatinde eksiklik, gevşeklik, suiistimal yaparsan sana yardım edemem, sana şefaat edemem, korkarım yanarsın!” buyuruyor. Evet, biz diyoruz ki Kur’an onları müjdelemişti.




رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ


Beyyine:8

Fatımaları, Alileri, Hasanları, Hüseyinleri, Sıddıkları, Farukları, Zinnurları, Sa’dları, Zeydleri müjdeliyordu. Biz onlardan razıyız diyordu Cenâb-ı Hak. Hoşnutuz biz onlardan onlar da bizden hoşnuttur. Kaderimize takdirimize rızaları vardır. İtirazları yoktur bize. Onlar hakkındaki i’lamımıza teslimdirler buyuruyor. Müjdeliyordu. Onlar öyleyken Âlemlerin Efendisi, “Sana yardım edemem” buyuruyordu, sana yardım edemem. O'nun aşığı da o ifadeleri tekrar ediyor. Eğer O'na olan, O'na karşı olan meşguliyetinizde, görevinizde bir ihmalkârlık gösterirseniz Allah’ın huzurunda hiçbir mazeretiniz olamaz, diyerek ruhunu teslim ediyordu.

Fahr-i Kâinat'a “Seni canımdan daha çok seviyorum ya Resûlallah!” diye Ömer’in muhabbet dolu sesi o gün bu gündür Resûlullah aşıklarının sermayesi olmuştur. “En çok kimi?” sorusuna, önce kendimi, sonra sizi çok seviyorum, diye ifade buyurmuş Hazreti Ömer. Resûlullah Efendimiz ona, imanın böyle kemale ermeyeceğini buyurduğunda, kendisini en çok sevdiğinden de çok sevmedikçe kâmil manada bir Mü’min olamayacağını hatırlatması üzerine adeta müthiş bir cezbe haliyle kendini toparlayıp, “Nefsim de dâhil Seni her şeyden çok seviyorum ya Resûlullah” diye ifade etmişti. Acaba bir sevgi sıralamasında -dil ile değil arkadaşlar- içten bir sevgi sıralamasında Âlemlerin Efendisi kaçıncı sırada? Ömer’e sorduğu suali sanki bize soruyormuş gibi düşünelim ki lisân-ı hal ile, hayatı maneviyesinde Cenâb-ı Peygamber bize soruyorlar:

—Bizi ne kadar seviyorsunuz? diye.

Evet, sevginin alameti itaatse eğer, bakalım kendimize... Büyükler buyurmuşlar ki:

—Kişi neyi çok severse ondan çok bahseder. Dil kalbin tercümânıdır. Konularımıza bahs olan şeyler, birbirlerimizle paylaştığımız şeyler neler, neleri çokça müzakere ediyoruz? Rabbimiz “Sizin için onda çok güzel örnekler, numuneler vardır” buyuruyor.


لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا

Ahzap:21

Hayatımız için çok ehemmiyetli, çok kıymetli numuneler var Onda, buyuruyor. En güzel örnek... Bu sıralamanın neresinde Kâinatın Efendisi (Sallallâhu aleyhi ve sellem)? O'nun sünnetleri, O'nun ahlakı, O'nun ehemmiyet verdiği şeyler hayatımızda ne kadar önemli? Belki bazılarımız söyleyeceğim bazı ifadeleri değiştirebilirler. Sûfiyeden, meşhur sûfilerden Abdulkadir Geylani (kuddise sirruh), yolculuk esnasında abdest alacaklar, misvaklarını arıyorlar. Misvakları yok... Üzerlerinde misvakları yok... O esnada bir çocuk elinde bir misvak dolanıyor. Rica ediyor o misvağı kendisine vermesi için. Çocuk “Hayır” diyor. Bir altın teklif ediyor çocuğa çocuk; “Hayır” diyor, iki altın teklif ediyor çocuk yine “Hayır” diyor. Üç, dörde çıkıyor ve çocuk dört altını kabul ediyor. Yanındaki arkadaşları, cemaati sitem ediyorlar:

—Üstadım, altı üstü bir misvak dört altın verilir mi? buyuruyorlar ki:

—Hayır, ben o dört altını misvağa vermedim.

—Ya?

—Onun ait olduğu zâta, Resûlullah’a verdim. O'na ait olan şeyler O'nun kadar kıymetlidir, buyuruyor.

İmam Rabbani’nin bir sözü var, buyurmuş ki:

—Bir lira zekât vermek, Uhud Dağı gibi sıra dağlar hep altın olsa ve bunların hepsini infak etsek, o kadar infak bir liralık zekâtı yakalayamaz.

Niye? Zekât yaradılış gayelerinden biri de ondan. Hakk'ın emri de ondan. O'nun emri onun kadar kıymetlidir. Allah’ın emirleri O'na verdiğimiz değer kadar değerlidir. Resûllah’ın sünnetleri Resûlullah kadar değerlidir. Ümmet olarak böyle bakmalıyız meseleye...

Dört altını biz buna verdik buyuruyor. Abdulkadir Geylani.

Acaba bugün bizler neler verebiliyoruz? Kendimizden, enemizden, varlığımızdan ne kadar eksiltebilirsek onlar ile yerini o kadar doldurabiliriz. Eksilttiğimiz kadar onlara ulaşabiliriz, sevgi bunu gerektirir. Sevgi fedayı, verayı, vefayı gerektirir. Aşk denizine dalanlar, Hz. Ömer’den cesaret alarak o denize dalmışlar. Ashab-ı Kiram aşkta, bağlılıkta ve samimiyette öyle olmuşlar ki tarihin hiçbir döneminde daha böyle insanlar görülmemiş. Bu vasıfları ve daha nice taraflarıyla bize örnek olmuşlar. Bugüne kadar da oluyorlar, nakillerle bugüne kadar onların temiz hayatları ulaşmış, elhamdülillah. Bize örnek olmaya devam ediyorlar. Adeta yaşıyorlar.

Bismillah




وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَاءٌ وَلَكِنْ لَا تَشْعُرُونَ

Bakara:154


Siz Allah için, Allah yolunda canlarını verenlere ölü gözüyle bakmayın. Her ne kadar cesetleri sizin aranızda olmasa da onlar hayat-ı manevi ile yaşamaktadırlar. Başka ayetlerde de rızklanırlar. buyuruyor Cenâb-ı Allah, siz bundan şuursuzsunuz. Yani siz hisleriniz köreldiği için belki bunları göremeyebilirsiniz. Evet, yaşıyorlar arkadaşlar. Bizlerde yaşamalılar bizler onları yaşatmalıyız. Peygamber Efendimizin amcası Zübeyr’in kızı Ümmü Hacer diğer sahabeler gibi o da Peygamberin bir eşyasına tebberüklenmek, sahip olmak istiyordu. O'na ait bir şey bende olsun, diye arzu ediyordu. Bir gün Efendimizin Ümmü Seleme validemizin evine doğru gittiğini görüyor, oğlunu Efendimizin arkasından gönderiyor. “Koş, Âlemlerin Efendisine yetiş hırkasını, ridasını çek, çekiştir” diyor. Abdullah -çocuğun ismi- koşarak Efendimizin arkasından yetişiyor ve mübarek hırkasını çekip almak istiyor. Resûlullah geri dönüp baktığında çocuğu görünce:

—Sen kimsin? buyuruyor.

—Ben Ümmü Hacer’in oğluyum! diyor çocuk.

—Peki, niye hırkamı çekiştiriyorsun? buyuruyor Efendimiz.

—Annem öyle istedi, annem hırkanızı istedi, hırkanızı çekiştirmemi istedi, deyince:

Cenâb-ı Peygamber sırtından hırkasını çıkarıp o yavrucağa uzatırken buyuruyorlar ki:

—Al bunu annene götür, bunu ikiye bölsün, yarısını kız kardeşine versin. Öteki yarısıyla da kendisi örtünsün.

Bütün sahabeler şüphesiz olarak biliyorlardı ki; Peygamber kendisinden istenen hiçbir şeyi reddetmezdi. Yapabileceği bir şeyse, verebileceği bir şeyse onu reddetmiyordu. Düşünün, bazı hocalarımız tevessüle karşı çıkıyorlar. O'ndan şefaat istemeyi, şahitliğini istemeyi, O'ndan manevi bir yardım istemeyi uygun görmüyorlar. Bu belki farklı bir sohbette ifade edilir oturulur, tartışılır. Ben bu konulara girmeyeceğim. Bir hırkayı dahi ümmetinden esirgemeyen Peygamber, usulüne uygun bir şekilde yardım istesek, hayatımıza dönmesini istesek, bizi tutmasını istesek reddeder mi acaba? Karşı çıkar mı? Hatta Kâinatın Efendisi istenilen şeye o anda sahip değilse bilahare onu temin edip getirme sözü verdikleri dahi oluyor. Eğer istenen şey yanlarında yoksa onu bilahare getireceklerine söz veriyorlar. Resûlullah’ın mübarek vücuduna değen her şeye Ashab-ı Kiram derin bir hasretle bakıyorlardı, sevgiyle bakıyorlardı. Malumunuz Hz. Ömer’in Hacer-ül Esved’e karşı kullandığı ifadeler:

—Ben biliyorum ki sen bir taşsın, vallahi senden bana ne bir faide, ne bir zarar gelir! Ama Âlemlerin Efendisi sana elini sürdü, yüzünü sürdü, seni öptü, sana dokundu. O'nun buselerine, mübarek el içlerine, teninin sıcaklığına yüzüm-gözüm değsin, diye seni öpüyorum, diyordu. Bugün Efendimize ait sakal-ı şerifler bazı camilerimizde bulunmakta... Elhamdülillah ona ait bir eser, bir teberrük. Bugün ona ikram etmeyi, hürmet göstermeyi şirk sayanlar var. Namazda tahiyyat okumayı şirk sayanlar var... Arkadaşlar, dolar krizini eleştirmenin anlamı var mı acaba şimdi? Bizde eleştirilecek, açıklığa kavuşması gereken o kadar ciddi meseleler var ki... Hz. Muaviye O'nun tırnaklarını, saçından ve sakalından kesilenleri vefat ettiğinde vasiyet buyuruyor:

—Göz kapaklarımı açın, Fahr-i Kâinatın tırnaklarını gözlerimin içine yerleştirin, vücudundan dökülen tüyleri, kılları ağzımın içine koyun! Umulur ki Rabbim onların hürmetine bana rahmet eder! Beni onlar vesilesine bağışlar.

O'nun vücuduna değen her şeye Ashab-ı Kiram muhabbet ediyorlardı, çoğu zaman muhabbet edecekleri bir saç teli, bir tırnak parçası olabiliyordu. Bu hazineye sahip olabilmek için neler vermiyorlardı ki. Cenâb-ı Peygamber’in meşin bir yatakta, minderde biriken terini yataktan alıp onu koku olarak kullanmak için müsaade istiyordu sahabi. Çünkü Kâinatta öyle güzel koku yoktu. Yattığında alnından, mübarek vücudundan akan teri, meşin yatağın çukurlaşan yerinde biriken o teri ashab bir bez ile alıp muhafaza etmeye çalışıyorlardı. Bunu yaptıran şey O'na duydukları muhabbetti. Yaşam sevinci veren şey de o sevgiydi, onları ölmek için yarıştıran şey de O'na duydukları sevgiydi. O'nunla beraber olmak için, O'na yakın olmak için... Hepinizin malumudur Hz. Selman (Radiyallâhu anh) bir gün sararmışlar mahzun bir şekilde, Kâinatın Efendisi ona sorduklarında:

—Bu hüznün sebebi nedir? Bir kaybın, bir derdin, bir hastalığın mı var?

Hz. Selman bunların hiçbirinin olmadığını söylüyor.

—Peki, bu halin niye?

—Ya Resûlullah gündüz sizinle beraberiz, gece evlerimize çekiliyoruz. Bu ayrılığın hasretine dayanamıyorum ve düşünüyorum ki; yarın mahşerde siz Makam-ı Sıdk’a çıktığınızda, Makam-ı Mahmud’a çekildiğinizde acaba biz nerede oluruz? Ya orada Sizi hiç göremezsek, diye düşünüyorum. Bu mahzuniyetimin, hüznümün sebebi budur.

O, Selman’ı okşayarak:

—Üzülme kişi sevdikleriyle beraberdir, buyuruyor. Bu müjde hepimiz için ama bu sevgiyi canlandırabilirsek içimizde. “Kişi sevdikleriyle beraberdir”.

Bir bedevi gelip hutbe esnasında Kâinatın Efendisi'ne: “kıyamet ne zaman?”diye sorduklarında; sahabi böyle patavatsızca Huzur-u Risalet’e girip Âlemlerin Efendisi’ni rahatsız ettiği için o bedeviye çok kızıyorlar. Ama o kişi usûl bilmediğinden giriyor, ilk geliyor belki. “Kıyamette ne zaman?” diye soruyor. Âlemlerin Efendisi ona:

—Senin kıyamet için ne hazırlığın var ki soruyorsun? buyuruyorlar. O da:

—Allah ve Resûlünün sevgisi var, başka bir şeyim yok. Belki bir şey hazırlayamadım ama Allah’a ve O'nun Resûlüne duyduğum sevgi var, buyuruyor. Âlemlerin Efendisi ona:

—Öyleyse korkma, git... Kişi sevdikleriyle beraberdir, buyuruyor. Sahabi ittifakla buyuruyorlar ki:

—O güne kadar hiçbirimiz böyle mutlu, memnun olmamıştık. Çünkü bu hepimiz için bir müjde idi.

Evet, Resûlullah abdest aldığı zaman Ashab-ı Kiram O’nun vücudundan damlayan su damlacıklarına sahib olabilmek için yanıp tutuşuyorlardı. Hatta bazen birbirleriyle yarıştıkları oluyordu.

Sahabiden biri, Efendimize ait bir eşyaya sahib olmak istiyordu. Bir gün Kâinatın Efendisi’nin önündeki bir tabaktan yemek yediğini gördü ve onu kendisine verip veremeyeceğini sordu Efendimize:

—Bu tabağı bana verebilir misiniz? Ya Resûlullah.

Kimsenin istediğini reddetmeyen Peygamber, tabağı ona hediye etti. Hz. Ömer zaman zaman o sahabinin evine gider:

—Hele şu tabağı bir getirin, diye buyururdu. Habibullah Efendimizin mübarek ellerinin değdiği tabağı zemzemle doldurup kana kana ondan zemzem içer artan suları da yüzüne gözüne sürerdi.

Bu âşık babanın oğlu İbn-i Ömer’de Alemlerin Sultanı’na bir başka meftun, bir başka âşıktı .O’na olan muhabbetinden dolayı. Resûlullah Efendimizin gittiği yollarda yürür, O'nun oturduğu yerlerde oturur, gölgelendiği ağaçları kurumasın, diye sulardı.

Bu aşk ve hasret asırlar boyu O’nun ümmetine teselli veren tatlı bir nağme olarak devam edegeldi. O’nu sevebilmek, O’nun aşk ve hasretiyle gözyaşı dökebilmek, O’nu bir defacık olsun rüyada görebilmek, O’nun âşıklarını bahtiyar etmeye yetebiliyordu... Ruhumuz sıkıldığında şarkı-türkü mırıldanırız teselli bulmak için. Acaba hiç onu anarak teselli bulmayı denemiş miyiz? O’na Salât-u selâm getirerek veya O’nun ile ilgili bazı laflar söyleyerek teselli bulmayı denemiş miyiz? Çocuklarımızı teselli etmek için, memnun etmek için, gece onları uyutmak için Binbir Gece Masalları anlatırız... Hiç O’nun ve ashabının hayatından örnekler çocuklarımıza anlattık mı? Oysa bize buyuruyor bir emir gibi:

—Çocuklarınıza Allah’ı sevdirin, Resûlullah’ı sevdirin, Kur’anı talim edin, Ehl-i Beyt’i sevdirin buyuruyor. Bu emre ne kadar itibar ediyoruz? Ne kadar çocuklarımızı Kur’an ile yetiştiriyoruz? Çocuklarımıza O’nu ne kadar tanıtabiliyoruz? Çocuklarımıza en büyük insan diye sorduğumuzda kimi cevap olarak veriyorlar acaba? “En çok kimi seviyorsun” diye sorduğumuzda çocuklarımız bize kimi söylüyorlar?

Bakın, sevgi örnekleri verdiğim Ashab imanın önderleriydiler. Onlar imanın tekâmülünü O’nu sevmede bulmuşlardı. Ama maalesef bugün imanın tekâmülü sanki O’nu eleştirmede, O’nu eleştirerek, O’nun söylediği hadisleri parmakla sayılacak dereceye düşürerek, O’nun sünnetini hayatımızdan çıkararak imanın tekâmül edeceğine inandırılmak isteniyoruz. O’nun ile ara bozulursa arayı kim düzeltecek.

Kâinatta O’nun gibi sevilen insan bulunmadı, mevzuumuza böyle başladık. Bizden önce milyarlarca insan geldi, geçti kimileri gözünü dört açarak çevresine dikkatle baktı, onur kaynağını gördü O’na teslim oldu, O’na tabii oldu. Dört elle sarıldı, hayatını O'nunla aydınlattı ve ebedi yolculuğa çıkarken o kaynaktan aldığı ışıkla birlikte gitti. Kimi gözler de; çevresindeki nur kaynağını göremedi, dünyanın bomboş ve kapkaranlık bir yer olduğunu düşündü, karanlıkla yaşadı. Giderken de karanlığı götürdü, karanlığın içine gitti. Cenâb-ı Hak Mü’minlerin dostu olduğunu, onları karanlıklardan, aydınlıklara çıkaracağını, kendisinden uzak kalanların ise dostluk kurduklarının -her kimle dost iseler- onları aydınlıklardan karanlıklara götüreceğini ifade buyuruyor.

Sırâc-ı Münîr olan Efendimizin, Allah’ın nuru olduğunu unutmayalım. Bizi bütün karanlıklardan aydınlığa çıkartacak Fahr-i Kâinat (Sallallâhu aleyhi ve sellem)'dir. O’nun izidir, O’nun sözüdür, O’nun halidir. O’nsuz kalmak, O’ndan uzak kalmak ise en büyük karanlık, ebedi karanlıktır.

Cenâb-ı Hak cümlemizi, bizi ölene kadar, nesillerimizi kıyamete kadar o Sıracen Münira olan Kâinat’ın Efendisi’nin nuru ile aydınlanmayı lutfeylesin. Ben bu sohbete iştirak ettiğinizden dolayı bütün Erzurumlu Müslüman kardeşlerime teşekkür etmek istiyorum. Lütfedip beni burada dinleme zahmetinde bulunduğunuz için sizlere ve Mustafa Ağırman Hocam'a duacıyım, teşekkür ediyorum. Böyle bir zemini hazırlayıp fakir kardeşinizi konuşmacı olarak buraya çağırdıklarından dolayı Armağan Hocam'a sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Bu sohbetin tertiplenmesinde emeği geçen bütün Erzurumlulardan Cenâb-ı Hak ebediyyen razı olsun.

Subhane Rabbike Rabbil izzeti amme yesifun ve selâmun alel Murselin velhamdülillâhi alemin. El Fatiha.

Alıntı
KAYNAK: www.rahiask.com
[/b]
[/font][/size]
« Son Düzenleme: 01 Nisan 2009, 16:03:36 Gönderen: müştakı ali aba »
Müminin Hayatı Talim Tatbik ve Tebliğden İbarettir

 


* Son İletiler/Konular


* Galeri

peygdoev

Görüntülenme: 433
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: KUTSAL EMANETLER
Abdullah Takdim - Firar Ediyorum - O Anda

Görüntülenme: 319
Gönderen: seyyahin
Albüm: Abdullah Takdim
3379

Görüntülenme: 606
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: MUHAMMED SALİH EKİNCİ HOCAEFENDI
k10

Görüntülenme: 462
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: KABE ve MEKKE
08 - Track 8

Görüntülenme: 267
Gönderen: seyyahin
Albüm: ENDERUN
Hind ulemasından Selman Nedvi

Görüntülenme: 472
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: İslam Alimleri
4 10

Görüntülenme: 438
Gönderen: seyyahin
Albüm: Hz. Mevlana Dergahı
Fotoğraf 0083#1

Görüntülenme: 340
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: EBUZZİYAFE ŞEVKET BABA
MANZARA RESİMLERİ (250)

Görüntülenme: 481
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Manzara Resimleri
MANZARA RESİMLERİ (290)

Görüntülenme: 461
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Manzara Resimleri
3792

Görüntülenme: 471
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: HASAN EL BENNA
14 - mahur semai, semai

Görüntülenme: 258
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Bezmera
Aykut Kuşkaya - Akşamlar

Görüntülenme: 468
Gönderen: seyyahin
Albüm: Aykut Kuşkaya-Nereye Kadar
Abdullah Akbulak - Arayış

Görüntülenme: 272
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: A. Akbulak-Rahmet Gülü
1597

Görüntülenme: 333
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: İMAM ŞAMİL
MANZARA RESİMLERİ (284)

Görüntülenme: 481
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Manzara Resimleri
3458

Görüntülenme: 298
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: ŞEYH MUHAMMED ARAPKENDİ
3234

Görüntülenme: 540
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: MUHAMMED SALİH EKİNCİ HOCAEFENDI
11 - Canım Yavrum

Görüntülenme: 306
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Cemal Kuru-Gel Gel 9
06-EY AŞIKI DİLDÂDE

Görüntülenme: 336
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Aşkı İlahi-Aşkı Mevla-2
Ben Bu Aşka

Görüntülenme: 285
Gönderen: seyyahin
Albüm: Erkan Mutlu
kabe2

Görüntülenme: 699
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: KABE ve MEKKE
wild cats life 26

Görüntülenme: 470
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: Vahşi Kedilerin Yaşamı
İrfan Mektebi

Görüntülenme: 412
Gönderen: Muhammed Murad
Albüm: TERZİBABA NECDET ARDIÇ UŞŞAKI