Kullanıcı Bilgisi
Kimler Çevrimiçi
İstatistikler
Toplam Üye: 1407
Toplam İleti: 9894
Toplam Konu: 7651
Toplam Kategori: 18
Toplam Bölüm: 197
En çok çevrim içi: 298
Tema Seçimi
İslam ve Tasavvuf org
Mesaj
|
İslam ve Tasavvuf Duyurular

Bu forumda İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konularda yazışabilirsiniz... "ALLAH YÂR OLSUN !"
Bazı bölümlerimiz sadece üyelere açıktır. Forumdan daha iyi istifade edebilmek ve paylaşım için lütfen üye olunuz...! Üyelik işleminde sorun yaşayanlar islamtasavvuf@gmail.com adresine mesajla bildirebilirler.
Önemli Not: Her video farklı bir playerde
açılabilir. Bunun için aşağıdaki programlardan birkaçının yüklü olması
gerekmektedir. Eğer bilgisayarınıza bunlar yüklü değilse aşağıda
linklere tıklayarak indirebilirsiniz.
TERZİBABA NECDET ARDIÇ UŞŞAKİ KADİR GECESİ SOHBETİ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ
Başlatan Mustafa_ - Son İleti Gönderen: Mustafa_
: Bugün, 01:49:48
İsrail oğullarının peşine düştüğü esnada Firavun (2. Ramses)’un boğulması hadisesinden sonra, Firavun’un yakın adamları ve ailesinden sağ kalanlar Firavun’un cesedini mumyaladılar. Ve cesedi Nil nehrinde bulunan kayığa koyarak din adamları, vezirler ve ileri gelenlerin bulunduğu kayıklar eşliğinde Taybe’de Muluk vadisindeki 2. Ramses’in kendisi için hazırlattığı mezarlığa götürdüler. Ve tüm bu merhalelerde Firavun’a uygun cenaze ayinleri yerine getiriliyordu. Ve böylece Firavunların en azametlisi 2. Ramses’in hayatı noktalanmış oluyordu. Fakat o en azametli Firavun değildi ve henüz hikâyedeki sır perdesi aralanmamıştı. Çünkü o içinde bulunduğumuz asırda yeniden olaylar sahnesine döndü. Firavun’un ölümünden sonra hırsızlık olayları arttı ve gruplar oluştu. Bu gruplar kral mezarlarını soymaya başladılar, çünkü kralların mezarları paha biçilemez mücevherler ve değerli eşyalarla doluydu. Bunu kralların hayattayken onlardan zorla gasbettiği mallarını geri almak için yapıyorlardı. Bu hırsızlar tutuklandı ve defalarca cezaya çarptırıldılar. Daha sonra birçok kişi yağmalamayı meslek edindi. Öyleki 18. 19.ve 20. ailelerin mezarlarının tamamı yağmalanmıştı. Geriye sadece 2. Amonteb ve meşhur Tutanhamun’un mezarı kalmıştı. Böylece onlarla alay ediyor ve dalga geçiyorlardı. Firavunları resimlerinde edep dışı çizimlerle gösteriyorlardı. Buna örnek olarak satranç oynayan bir aslan resmini 3. Ramses e atfediyorlardı. Tapınakların ve mezarlıkların yağmalanması sürdü. Batı Taybe’nin yönetimine ve mezarlıkların güvenliğinden sorumlu emniyet güçlerine bazı ithamlar yöneltildi. Ve sonunda görevliler cezalandırıldı. Fakat hırsızlıkların sonu gelmedi. Amon tapınağı kahinleri 2. Ramses başta olmak üzere firavunların cesetlerinin korunması üzerinde fikir birliğine vardı. 2. Ramses’in cesedi yeni bir dış kefenle yeniden sarıldı ve ahşap bir tabutun içine yerleştirilerek babasının ve diğer eski firavunların cesetlerinin bulunduğu mezarlığa defnedildi. Ve kefene şu tarih kaydedildi. Üçüncü ayın 15’inde 11. Ramses’in hüküm sürdüğü 25. sene.. 11. Ramses’in 20. ailenin son firavunu olduğuna göre ve 27 yıl ülkeyi yönettiğine göre 2. Ramses’in yeniden kefenlenip defnedildiği tarih M.Ö. 1089 yılıydı. Yani ölümünden 127 yıl sonra. Fakat buna rağmen hırsızlık vakalarının önüne geçilemedi. 21. aile zamanın kâhinlerin başı 2. Bnudcim öldüğü zaman kâhinler bu hırsızlık ve yağmalama olayına son vermek için tüm cesetleri bir araya topladılar ve kahin başının cesedini onların üzerine bir örtü telakki ederek deniz manastırında mezarı bulunan kraliçe İnhabi’nin mezarına defnettiler. Daha sonra 22.aile tarafından mezar tüm cesetlerin sığması için genişletildi ve kapatıldı. Mezarın üzerine şu ibareyi yazdılar; “Bu mezar Kral Siyamon’un hükmünün 11. yılında M.Ö. 969 yılında yapılmıştır.” Ve mezarın girişini tamamen kapatarak hırsızların musallat olmaması için etrafındaki işaretleri sildiler. Ve yeni mezar 2800 yıldan fazla hırsızlardan uzak güvenli bir şekilde kalarak tamamen unutuldu, “deniz manastırı saklısı” olarak isimlendirildi. PEKİ, MUCİZE NEREDE?Şunu söylemek mümkündür ki firavunun boğulmasını bilenler sınırlıdır ve bunlar da saray ahalisi kâhinler ve eğer haber sızmışsa halkın bir bölümüdür. Burada önemli olan 2. Ramses’in kendinden önce gelen diğer firavunlar gibi ölmüş olduğudur. Şu da herkesin bildiği bir şeydir ki Firavun öldüğünde 90 yaşındaydı ve Mısır’da 67 sene boyunca hüküm sürmüştü bu sebeple insanlar onun ölümünü garip karşılamadılar. Firavun’un İsrail oğullarını kovalaması esnasında boğulduğunu ve İsrail oğullarını serbest bırakmadığını bilenler Allah’ın İsrail oğullarına olan yardımını ve onların yanında olduğunu gördüler. Ve bu olayın başta güç zalimlerin elinde olsa da sonunda hakkın galibiyetinin bir mucize ve delili olarak gördüler. Bu olayda firavunun boğulma hadisesini bilenler Musa (a.s)’ın hak üzere, Firavunun ise haktan uzak olduğunu görmüş oldular. Firavun boğulduktan sonra saray ahalisi ve kahinler tarafından mumyalanmıştır. Allah şöyle buyurmuştur; “Denizi yarıp sizi kurtarmış ve gözlerinizin önünde Firavun ailesini batırmıştık.” (Bakara / 50) Buraya kadar boğulma hadisesi haddi zatında bir mucizedir. Firavunun cesedine bugün ulaşılamasaydı bile bu büyük bir mucize sayılırdı. Büyüklenen kibirlenen işkence eden ve dalga geçen firavunun boğulması başlı başına bir mucizedir. Şimdi geriye Allah ın şu ayetini anlamak kalıyor; “Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, Bizim ayetlerimizden habersizdirler.” (Yunus / 92) Ayette kastedileni anlamamız için kıssamızı tamamlamamız gerekiyor; Firavunların mumyalarının M.Ö. 609 yılında tekrar kefenlenip defnedildiğini ve kumların mezarın girişini tamamen örterek bu olayın unutulduğunu söylemiştik. Aradan yıllar geçti. MS.1872 yılında mısırlı bir çiftçi kardeşleriyle beraber tesadüfen mezarın girişini buldular. Ve bu keşiflerini gizlediler. Devamlı mezara girip içindeki vezinde hafif pahada ağır mücevherleri alıp satıyorlar ve parayı da aralarında bölüşüyorlardı. Halk dilinde şöyle bir ifade vardır; Hırsızlar anlaşmazlığa düştü mü çalınan şey açığa çıkar. Nitekim de öyle olur kardeşlerden biri mezarı keşiflerinin üzerinden 10 yıl geçtikten sonra 6 Eylül 1881’de diğerlerine karşı çıkar ve polise gidip olan biteni anlatır. Mısır Tarihi Eserler Kısmından birkaç yetkili mezara giderler ve ancak 300 işçi iki gün boyunca devamlı çalışarak mezar boşaltılır ve bir sandalla tüm muhteviyat Kahire Bulak’da bulunan Mısır Müzesine nakledilir. Arkeolog İbrahim el-Navawi 1902 yılında kendisinin 2. Ramses’in mumyasını naklinden sonra cesedi keşfetmek ve örtünün altında muska ve mücevher gibi bir şeyin olup olmadığını görmek için mumyayı çözdüğünü söyler. Fakat mumyayı çözer çözmez 2. Ramses’in sol kolu birden havaya kalkar. Diğer mumyalarda böyle bir şeye rastlanmamıştır ve bu gerçekten fazlasıyla dikkat çekicidir. (Yahudilerin Kovaladığı Firavun- Bugünün Kitabı- Said Ebu Ayneyn / Sayfa 60) Diğer mumyaların elleriyle kıyaslandığında 2. Ramses’in kolu olağandışı bir şekilde havaya kalkıktır. Mumya Merenptah’da olduğu gibi katlanmış örtü kaldırıldığında eller çapraz konumdadır. Ve arkeologlardan biri mumyayı gördüğü sırada “Sanki kendisine yaklaşan bir tehlikeyi önlemek istermişçesine bu firavunun elini kaldırması ne garip!” demiştir. Bu sözlerin sahibi sözler ağzından dökülürken öylesine ve olayı düşünmeden söylemiş olabilir. Ve bunu söylerken de hakikati bilmiyordur. Ama o 2. Ramses’in sol kolunun bu konumuna muhtemel olan açıklamayı yapmış ve bu açıklamada isabet etmiştir. Bu olayı 3000 yıldan bu yana süregelen vakıa üzerinden düşündük ve şöyle dedik; “Firavun ve ordusu kumsala ulaştı ve önlerinde suyun ortasında yarılmış bir yol buldu. Firavun ve ordusu binekleriyle beraber bu yolda ilerlemeye başladılar. Yüzlerinde zafer gülümsemesi vardı. Bir saat ya da birkaç saat içinde İsrail oğullarına yetişecekler ve onları Mısır’a ikinci kez döndürebileceklerdi. Fakat karaya ulaşmadan az önce askerlerin binekleri ve teçhizatları çamura saplanmaya başlamıştı. Ve askerler, binekleri diğer askerlerin geçişini sağlamak için çamura inerek kenara çekmeye başladılar. 2. Ramses’in yüzündeki gülümseme kaybolmuş yerini endişeye bırakmıştı. Niçin bu bölgede çamur vardı ve niye batıyorlardı. İsrailoğulları sürüleriyle kuma saplanmadan nasıl buradan geçebilmişlerdi. Yoksa onların binekleri daha mı ağırdı. Askerlerinin bu bataktan kurtulmasını beklemekten başka çaresi yoktu. Başını çevirdi ve gözlerine inanamadı bu da nesi! Devasa bir dalga ona doğru yaklaşıyordu. Deniz kapanmaya başlamıştı. Ve azgın sular onun tarafına doğru geliyordu. Gayr-i iradi bir hareketle kendisini gelen sulardan korumak için kalkanı tuttuğu sol elini havaya doğru kaldırdı. Sular ona şiddetli bir tokat indirdi. Elini öyle kuvvetli tutuyordu ki kasları kilitlendi ve su dalgasına rağmen eli öylece havada kalakaldı. Sular onu sardı ve hayata veda etti. Ama buna rağmen kolu hâlâ havada kalmıştı.” Öldükten sonra cesette meydana gelen değişikliklerden biraz bahsetmemizde bir beis yok. Bilindiği gibi organizmada hareketi sağlayan uzuvlar kaslardır. Kaslar kas hücrelerinden, kas hücreleri ise ipliksi kas dokularından oluşur, bu dokular iki çeşittir; ince ipliksi kas dokusu kalın ipliksi kas dokusu karşılıklı olarak kas boyunca uzanır. Eklem hareket ettirilmek istendiğinde beyin tarafından bir emir algılanır bu emir sinir hücrelerinde ilerleyerek eklemin hareketinden sorumlu kasa ulaşır. Beyinden çıkan bu elektrik akımı sonucunda kasla sinirin buluştuğu yerde bazı kimyasal tepkimeler meydana gelir bu tepkimeler sonucu özel bir enzim oluşarak A.T.P’ yi çözümler ve böylece kasın büzülmesi için gerekli enerji açığa çıkar. Uzun ipliksi kas dokuları kısa ipliksi kas dokularıyla iç içe girer ve kasın boyu kısalır. Bunun sonucunda ise istenen hareket gerçekleştirilmiş olunur. Öldükten sonra ceset şu merhalelerden geçer;1. Ruh bedenden ayrıldıktan sonra beyinden gelen emirler durur ve vücuttaki tüm kaslar gevşemeye başlar. Bu da 1. gevşeme olarak adlandırılır. 2. Ölüm gerçekleştikten iki saat sonra tüm kaslar çekilmeye başlar. Bu da “ölüm sertliği”(rigor motris) aşaması olarak adlandırılır. Bu çekilme baştan ayaklara doğru uzanır. Önce yüz, boyun kasları daha sonra göğüs kol diz kasları son olarak da ayak kasları bu aşamadan geçer. Bu aşama takriben 12 saat sürer ve bu aşamada organların konumunda bir değişiklik olması çok güçtür. Bu yüzden cesedin yanında bulunan kişiler daha sonra açık kalmaması için 1.gevşeme sırasında ölünün göz kapaklarını aşağı indirir yani kapatır. 3. Bu aşamadan sonra kaslarda bulunan proteinler çözülmeye başlar ve kaslar ikinci kez gevşer. Bu aşamaya ikinci gevşeme adı verilir. Ve aynı şekilde baştan ayaklara doğru uzanır. 4. Sonra bunu 4. aşama olan çürüme aşaması izler. Normal ölümlerde işte ceset bu merhalelerden geçer. Fakat normal olmayan ölümlerde ki buna örnek olarak intihar verilebilir. İntihara kalkışan kişi aşırı bir stres ve gerginlik halindedir. Ruhun bedenden ayrılması anında bu gerginlik maksimum düzeye ulaşır. Ve bu anda vücudun tüm kasları çekilir ve bu halde kalır. Bu tıpta Kadeverik Spazm (1.gevşeme yerine) olarak adlandırılır. Daha sonra bunu ölüm sertliği rigor motris izler ve kaslar büzülmüş olarak kalır. Patologlar çoğu zaman intihar eden kişinin elini başa doğru nişan alınmış bir tabancaya sıkıca tutunmuş bir şekilde bulurlar ve 2. gevşeme olana kadar tabancayı ölünün elinden almak mümkün olmamaktadır. Ve aynı şekilde öldürülen kişinin elinde katilin elbisesinden ya da saçından bir parçaya rastlanması da sıklıkla görülür. Bu da Araştırmacılar için katilin kişiliğinin teşhisi ve yakalanıp cezaya çarptırılmasında bir ipucu sayılır. Boğulma hadiselerinde ise son anlarda Kadeverik spazm gerçekleşir ve boğulanlarda ellerinin küçük bir tahta parçasına ya da dipteki çamurdan avuçlamış olduğuna çok rastlanılır. II. Ramses'in mumyası elleri havada durmasın diye örtülüyor...2. Ramses’in boğulması sırasında yaşadığı olay da işte budur. Boğulma esnasında stres ve gerginlik maksimum düzeye ulaştı ve Kadeverik Spazm yaşadı. Bunun sonucunda da sol eli ki kendisini gelen azgın sulardan koruması için bir kalkan tutuyordu olduğu hal üzere kaldı ve sertleşti. Çarpmanın şiddetinden olmalı ki o anda elindeki kalkan kurtuldu ama eli yine öylece kaldı. Kadeverik spazmın ardından ölüm sertliği aşaması yaşandı. Normalde 2. gevşeme aşamasında tüm kasların gevşemesi gerekiyordu Firavun’un cesedinde muhtemel ki bu aşama yaşandı ama sadece onun sol eline uğramadı. Cesedi mumyalayanlar bunu fark ettiler sol kolunu yan tarafına her koyduklarında sol el havaya kalkıyordu! Ceset mumyalandı ve çeşitli maddelerle ve kremlerle boyandı. Bu maddeler eklemlere oradan da kaslara sızarak cesedi bir çeşit lastik haline getirdi ve esnekleşmesini sağladı. Sol eli yan tarafa ya da göğüs üzerine her koyduklarında el havaya kalkıyordu. Bu sefer elleri sabitleyerek cesedi bir bez ile tekrar örttüler. Aradan yüzyıllar geçti. Ceset bulundu ve Bulak Müzesine götürüldü. Bir arkeolog 1902 yılında cesedin üzerindeki örtüleri kaldırdığında Firavun’un eli yine havaya kalkmıştı! Şu anda biz diğer firavunların mumyalarında olmayan eşsiz bir hakikatin önündeyiz. Arkeologlardan hiçbiri bunu açıklayamadığı gibi adli tıp da neden bu elde 2. gevşemenin gerçekleşmediğini hâlâ bilmiyor. Kaslar bu büzülmeyi nasıl korudu ve nasıl elastikiyet kazanabildi? Ve aradan 3000 yıl geçmesine rağmen sol eldeki kaslar bu elastiki özelliğini nasıl korudu? Şu kesin bir bilgidir ki gerçek bir lastik yüz yıl boyunca gergin halde kalırsa bu elastiki özelliğini kaybedecektir. Sadece beyinden gelen bir emirle kasılan Kadeverik spazma uğrayan daha sonra da ölüm sertliği aşamasından geçen ve aradan asırlar geçtiği halde kalın ipliksi kas dokuları ve ince ipliksi kas dokularının konumunu muhafaza ettiği bir kas için ne diyebiliriz?! Bu mucizeden başka bir şey değildir. Doğa kanunlarını alt üst ediyor. Sebebi açıklanamıyor. Ve bize düşen de 2. Ramses’in sol kolundaki bu mucizeyi fark etmek ve bunu kabullenmekten başka bir şey değildir. II. Ramses'in mumyasına önden bakış... II. Ramses'in mumyasına yandan bakış... Sol el yukarıda... II. Ramses'in mumyasına yüz tarafından bakış... Sol elin yukarıda olduğu çok açık bir şekilde görülüyor... II. Ramses'in kendini müdafaa eder durumdaki elleri...“Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, Bizim ayetlerimizden habersizdirler.” (Yunus / 92) Geriye şu kaldı ki O da Allah’ın ayetidir; “Ateş; sabah akşam, ona sunulurlar. Kıyamet-saatinin kopacağı gün: 'Firavun çevresini, azabın en şiddetli olanına sokun' (denecek).” (Mü’min / 46) Müfessirlerin tamamı bu arzın kıyamet gününde şiddetli bir azapla olacağı gibi bunun berzah yani kabir âleminde de olacağını söylemişlerdir. Ve Sahra İbn Cüveyre İbn Ömer den şöyle nakletmiştir. Peygamberimiz(s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kâfir öldüğü zaman ruhu sabahları ve akşamları ateşe arz edilir. Sonra “ Ateş; sabah akşam, ona sunulurlar.” ayetini okudu. Mü’min öldüğü zaman ruhu sabahları ve akşamlara cennete arz edilir.”(Kurtubi tefsiri c.15 s.319) Konuya son vermeden önce değinmemiz gereken mühim bir konu vardır. Bazıları 2. Ramses’in boğulmasına delil göstermek için mumyanın analiz edilerek dokulardaki tuzluluk oranının tespit edilmesini teklif etmişlerdir. Fakat bir ceset mumyalanmadan önce iç organları boşaltılır ve cesede yoğun nitrat tuzu koyulur. Dolayısıyla tahlil geçersiz olur. II. Ramses'in kullandığı bazı bardaklar... II. Ramses'in kullandığı altın mühür... Firavun II. Ramses'in üzerinde oturduğu altından tahtı... Firavun II. Ramses'in atlarının çektiği altından arabası... Allah (cc) Firavun ve ordusu hakkında Duhan suresinde şöyle buyurmuştur; 25- Onlar nice bahçeler ve pınarlar terk etmişlerdi; 26- (Nice) Ekinler, güzel konaklar, 27- Ve içlerinde 'sevinç ve mutluluk içinde' yaşadıkları nimetler, 28- İşte böyle; Biz bunları başka bir kavime miras olarak verdik. 29- Onlar için ne gök, ne yer ağlamadı ve onlar (ın azabı) ertelenmedi. 30- Andolsun, Biz İsrailoğulları'nı o alçaltıcı azaptan kurtardık. 31- Firavun'dan. Çünkü, o, ölçüyü taşıran bir mütekebbirdi. *Kahire Üniversitesi öğretim görevlisi-Araştırmacı Yazar Bu makale Rümeysa Bahadır tarafından timeturk.com için tercüme edilmiştir.
«LÂ ÎLAHE İLLALLAH»
Tevhid eyle her yerde, Derman olur her derde, Zikret Hakkı seherde, Lâ ilahe illallah..
Zikr-i Hakla seyrolur, Vechullah'a meylolur, Gafillere veylolur, Lâ ilahe illallah..
Hakka vuslat özlersen, Hak cemalin gözlersen, Hak rizasın izlersen, Lâ ilahe illallah..
Muhammed destgirimiz, Şeyh Nureddin pirimiz, Tevhid-ü tekbirimiz, Lâ ilahe illallah..
Zikr-i Haktır tacımız, Tevhiddir ilâcımız, Vuslattır minhâcımız, Lâ ilahe illallah..
Tevhid eder var olan, Zikretsin darda kalan, Hakkı hakkıyle bulan, Lâ ilahe illallah.. Her yerde tevhid eyle, Her nefes tahmid eyle, Daima temcid eyle, Lâ ilahe illallah..
Zikreden mağfur olur, Hıfzeden mebrur olur, Söyleyen mesrur olur, Lâ ilahe illallah..
Aşkî der: Kadir Mevlâm, Resûl'e salât, selâm; Nasibet âhir kelâm, Lâ ilahe illallah..
20. Bölüm: Şuûnlar ve Sıfatlar Arasındaki Fark:
İlâhî şuûnlar, Allah’ın zâtı üzerine fer’dir, Allah’ın sıfatları da şuûnlar üzerine fer’dir (tafsîldir). el-Hâlik (yaratan) ve er-Râzık (rızık veren) gibi isimler, sıfatlar üzerine fer’dir (sıfatların detaylarıdır). Allah’ın fiilleri de isimleri üzerine fer’dir. Diğer varlıklar ise Allah’ın fiillerinin neticesi, fer’i ve tafsîlâtıdır. Allah Teâlâ en iyisini bilir. O hâlde anlaşıldı ki, Allah’ın şuûnları başkadır, sıfatları başkadır. Birinciler yani şuûnlar zâtın aynısıdır ve hâriçte mevcûddur. İkinciler yani sıfatlar zâta zâiddirler ve hâriçte mevcûddurlar. Bu farkı anlamayanlar, şuûnların sıfatlarla aynı olduğunu zannetmişler, şuûnlar gibi sıfatların da zâtın aynısı olduğuna hükmetmişlerdir. Böylece sıfatların hâricî varlığını inkâr etmişler, sıfatların hâriçte zâta zâid olduğu konusundaki ehl-i hakkın icmâına muhâlefet etmişlerdir. Gerçeğin gerçek olduğunu bildiren ve doğru yola ileten Allah Teâlâ’dır.
Dr. Necdet Tosun. İstanbul 2005
Başlatan sufi - Son İleti Gönderen: sufi
: Dün, 14:48:23
22.Bölüm [KELİME-İ ŞÎSİYYE'DE MÜNDEMİC "HİKMET-İ NEFSİYYE"NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR] (XXII. Bölüm) Böyle olunca onları mekren da'vet ettiği gibi, onlar da mekren icâbet ettiler. Muhammedî geldi, bildi ki muhakkak Allah'a da'vet, onun Hüviyyeti haysiyyetiyle değil, ancak esmâsı haysiyyetiyledir. Binâenaleyh, Hak Teâlâ: …………… (Meryem, 19/85) ya'nî "Biz ol günde muttakîleri gürûh gürûh Rahmân'a cem' ederiz" buyurdu. İmdi, harf-i gâyeyi getirdi ve onu isme mukarin kıldı. Öyle ise biz bildik ki, âlem onların muttakî olmalarını îcâb eden bir ism-i İlâhî’nin taht-ı hîtasındadır (25). Ya'nî dâî (davet eden) ve med'uvv (davet edilen) şey'-i vâhid (tek şey) ve Hak med'uvv (davet edilen) ile berâber iken Cenâb-ı Nûh'un, kavmini Allâh'a da'veti mekr (hile, altatmaca) olduğundan, onların icâbetleri (kabul etmeleri) dahi mekr (hile) ile oldu. Ve onların ne sûretle mekren (hile ile) icâbet eyledikleri (kabul ettikleri) biraz aşağıda îzah olunacaktır. Halbuki da'vete gelen Muhammedî, ya'nî vâris-i Muhammedî, (Muhammed’in miasçıları, Evliya) da'vet Hakk'ın hüviyyet-i Ahadiyyesi (Hakk’ın Zât’ı) cihetinden (yönünden) değil, esmâsı cihetinden (yönünden) olduğunu bildi. Zîrâ / Hakk'ın hüviyyet-i Ahadiyye’si (Hakk’ın Zât’ı) cemî'-i mezâhirde (bütün mazhar yerlerinde, birimlerde) sârîdir (yayılmıştır) ve cemî'-i taayyünâtı (bütün oluşmuşlar, birimler) sûrî (bedenleri) ve ma'nevî (rûhları) ihâta-i Zâtiyyesi ile (Zât’ı ile, kuşatmıştır) muhîttir (kaplamıştır).Binâenaleyh (nitekim), hüviyyet-i mutlakası (mutlak olan Zât’ı) i'tibâriyle (bakımından) dâî (davet eden) ve med'uvv (davet edilen) şey'-i vâhid (tek şey) olduğundan ona da'vet mekr (hile, aldatmaca) olur. Esmâ cihetinden (yönünden) da'vet ise böyle değildir. Bu cihetten (yönden) med'uvv (davet edilen),bir ismin terbiyesinden diğer ismin terbiyesine da'vet olunur: Meselâ Hâfıd veyâ Müntakım ve Mudill isimlerinin mazharları (çıktığı yer) olan kimse, bu isimlerin mukâbili (karşılığı) olan Râfi' ve Rahîm ve Hâdî isimlerine da'vet olunur. Zîrâ evvelki isimler, sonrakilerden daha dar ve daha husûsîdir (özeldir) ve celâlîdir. Sonrakiler ise evvelkilerden daha vâsi' (geniş, rahmeti boldur) ve daha kâmildir ve cemâlîdir. Şu halde med'uvv (davet edilen) dıyktan (darlıktan) vüs'ata (genişliğe) ve Celâl'den Cemâl'e da'vet edilmiş olur. Çünkü .......................... (A'râf, 7/156) muktezâsınca (gereğince) rahmet olan Cemâl, Celâl'den evsa' (daha geniş) ve eşmeldir (daha şamil, daha kaplayıcıdır). Suâl: Mezâhir-i kevniyyeden (evrendeki görüntü yerlerinden, birimlerden) her birisi, kendi Rabb-i hâssı (özel has esması) olan ismin kemâlâtı zâhir olmak (meydana çıkmak) için, sahrâ-yı vücûda (vücût çölüne) gelmiştir. Ve ismin sırât-ı müstakîmi (doğru yolu) ne ise, kendi mazharını (bedenini) nâsıyesinden (alnından) tutup çeker, götürür. Ve o tarîkın (yolun) müntehâsı (varılacak son noktası)o ismin kemâlidir ve o mazhar (görüntü yeri, birim) dâimâ o ismin terbiyesi tahtındadır (altındadır) ve onun hakîkâti ve rûhu odur. Binâenaleyh (nitekim),bir mazhar (görüntü mahalli, birim), kendi Rabb-i hâssı (Rabbi’ndeki güçlü, has ismi) ve hakîkâti ve rûhu olân ismin Rubûbiyyetinden, (Rablığından, terbiyesinden) Rabb-i hâssı (Rabb’inin güçlü öz esması) olmayan diğer bir ismin Rubûbiyyetine (terbiyesine) mi da'vet olunur? Bu mümkin midir? Ve birinin terbiyesi tahtından (altından) çıkıp diğerinin terbiyesi altına girebilir mi? Cevap: Hayır! Bir mazhar, (görüntü yerinin) kendi hakîkâti olan Rabb-i hâssın (Rabb’ının idaresi altında olduğu ismin) Rubûbiyyetinden ihrâç olunup (çıkıp) diğer bir hakîkate da'vet olunmak muhâldir (olamaz).Çünkü ............................... (Ahzab, 33/62) âyet-i kerîmesi mûcibince (gereğince) hakâyık-ı İlâhiyye’nin (İlâhi hakikâtlerin, esmanın) tebdîl (değişmesi) ve tağyîri (bozulması, başkalaşması) mümkin değildir. Fakat her bir mazhar (görüntü mahalli, birim), mertebe-i ilimden kopup bu âlem-i şehâdette (içinde bulunduğumuz âleme) sûret-i unsuriyye-i insâniyye ile (unsurlardan meydana gelen insan şeklinde) zâhir oluncaya (meydana çıkıncaya) kadar geçtiği yollardan birer sıfat kapar ve o sıfatların rengine boyanır. Binâenaleyh (nitekim),bu kaptığı sıfatlardan hangisi diğer sıfatlar üzerine gâlip (üstün) gelmiş ise, o mazharda, (birimde) o sıfatın saltanatı zâhir olur (görülür) . Ve o mazhar (görüntü yeri, birim),o sıfatın münâsibi (uygun) olan ismin tecellîsini (oluşumunu) üzerine celb edip (kendisine çekip) kendisinde onun hükmü gâlip (üstün) olur. Ve şu halde o ismin terbiyesi altına girmiş bulunur. Fakat bunların cümlesi ârızîdir, (gelip geçicidir) aslî (asıl) değildir. Zîrâ o mazhar (görüntü yeri, birim),aslında hangi ismin mazharı (görüldüğü yeri) ise, o ismin zevki ve sırât-ı müstakîmi (doğru yolu) üzerinedir. Meselâ Nâfı' isminin mazharı (göründüğü yer) olan bir kimsenin zevki ve sırâtı, (yolu) herkese îsâl-i menfaattir (menfaat ulaştırmaktır).O kimse her ne kadar muhît-i kevnîsinden (çevresinden) kaptığı birtakım sıfât-ı nefsâniyyenin rengine boyanmış olsa da, yine Rabb-i hâssı (Rabb’inin has, özel ismi) olan Nâfi' isminin zevkınden hâlî değildir. Bu sıfât-ı ârıza sâikasıyla (geçici sıfatların sürmesiyle) birtakım mesâvîde (kötülüklerde) bulunsa bile, yine nef-i halkı (halkın faydasını) gözetmedikçe, kalben müsterih olamaz ve halka zarar îrâs eylese (verse) müteessir olur; çünkü Rabb-i hâssının (öz esmasının) zevki budur ve bu isim esmâ-i Cemâliyye’dendir (Cemâl ismindendir).Binâenaleyh (nitekim),o kimse hadd-i zâtında bir ism-i Cemâl'in (Cemâl isminin) mazharıdır (göründüğü yerdir).Fakat bu âlem-i kesâfette (madde âleminde) ve bu sahrâ-yı tabîatta (tabiat çölünde), mezâhire (görüntü yerlerine, birimlere) ârız (sonradan, gelip geçici) olan sıfât, sıfât-ı celâliyye (celâl sıfatları) olup, onların bu sıfatlara münâsip (uygun) olarak celb ettikleri (kendine çektikleri) esmâ dahi, esmâ-i Celâliyyedir (Celâl esmasıdır).Zîrâ bilcümle mesâvî (bütün kötülüklerin hepsi) kesâfet (madde âleminin) ve tabîatın muktezâsıdır (gereğidir) ve hayvâniyyet kesâfetle (yoğunlaşmakla, madde olmakla) kâimdir (varlık bulmuşlardır) ve ne kadar sıfât-ı hayvâniyye (hayvan sıfatı) varsa cümlesi Celâlîdir ve ednâs-ı tabîiyyedendir (tabiatın aşağılığından, pisliğindendir). Onun için ezvâc (eşler) ile mukârenet-i meşrûadan (şeriate uygun birleşmelerden) sonra bile hâl-i cenâbetten (cenabet halinden) tatahhur (temizlenme) lâzımdır. İşte Enbiyânın (Peygamberlerin) da'veti ism-i Celâl'in (Celâl isminin) terbiyesinden ism-i Cemâl'in (Cemâl isminin) terbiyesinedir. Suâl: Enbiyâ (Peygamberler) esmâ-i Celâliyye’den (Celâl isimlerinden) esmâ-i Cemâliyye’ye (Cemâl isimlerine) da'vet ediyor. Fakat asılda bir ism-i Celâl'in (Celâl isminin) mazharı (çıktığı yer) olan bir kimse, o Rabb-i hâssın (Rabb’inin öz esmasının) zevki ve sırât-ı müstakîmi (doğru yolu) üzerinde seyredeceğine (gideceğine) ve kendi hakîkâti olan bu ismin dâiresinden dışarı çıkamayacağına göre, kendi Peygamberine tâbi' olup Hâdî ism-i Cemâl'inin (Cemâl olan Hâdî isminin) terbiyesi tahtına (altına) girse bile, nef’i (fayda) olamayacaktır. Zîrâ hakâyık-ı İlâhiyye’nin (İlâhi hakikâtlerin, esmanın) tebdîli (değiştirilmesi) mümkin değildir. Şu halde da'vetin ona ne faidesi vardır? Cevap: Da'vetin fâidesi, ancak Hak için hüccet-i bâliğanın (en yüksek mertebede olan hüccetin, delilin) sübûtudur (meydana çıkmasıdır).Zîrâ Peygamber gelip ehl-i Celâl'i (Celâl sahiplerini) / da'vet etmese, onların küfür ve dalâletleri kuvvede kalıp fiile gelmezdi ve şu halde de Hakk'ın Adl ve Hakem isimleri zâhir olmazdı (meydana çıkmazdı). Ehl-i Cemâl (Cemâl sahipleri) dahi böyledir. İmdi med'uvv olan (davet edilen) kimseIerde dört sûret (şekil) mutasavverdir (düşünülür): Birincisi: Aslında bir ism-i Cemâl'in mazharı (Cemâl isminin çıktığı yer, birim) olup, Peygamber’in da'vetine icâbetle (kabul etmekle) amel-i sâlih işler (iyi işler yapar). Bu kimse zâhiren (dış görünüşle ilgili) ve bâtınen (içte, rûhen) ism-i Cemâl'in (Cemâl isminin) taht-ı terbiyesindedir (terbiyesi altındadır). İkincisi: Aslında bir ism-i Celâl'in (Celâl isminin) mazharıdır (çıktığı yerdir, birimdir).Fakat Peygamber’in da'vetine icâbetle (kabûl etmekle),zâhirde (görünüşte) şerîat üzere âmil (iş yapan) olmakla beraber, Rabb-i hâssı (Rabb’inin idaresi altında olduğu has ismi) olan o ism-i Celâl'in (Celâl isminin) zevki ve sırât-ı müstakîmi (doğru yolu) üzeredir. Meselâ namaz kılar, oruç tutar, hac eyler; velâkin söylediği vakit kizb eder (yalan söyler), va'd ettiği vakit hulf eyler (sözünü tutmaz),emânete hıyânet eyler ve bunları yapmaktan zevk duyar, aslâ nedâmet etmez (pişmanlık duymaz) .İşte bunlar alâmet-i nifâktır (iki yüzlülüğün, kâfirliğin işaretidir) .Binâenaleyh (nitekim),muvakkaten (geçici olarak) esmâ-i Cemâliyye’nin (Cemâl esmasının) taht-ı terbiyesinde (terbiyesi altında) bulunsa bile fayda vermez. Zîrâ ayn-ı sâbitesinin (ilmi suretinin) isti'dâdı budur. Âkıbet (sonuç olarak) Rabb-i hâssı olan isim (kendi has esması olan isim) , onu sırât-ı müstakîminin (doğru yolunun) müntehâsına (son noktasına),ya'nî kemâline götürür. Üçüncüsü: Aslında bir ism-i Celâl'in mazharı (Celâl isminin çıktığı yer) olmakla berâber, bu âlem-i şehâdette (içinde bulunduğumuz âlemde) dahi, zâhiren (görünüşte) kendisini da'vet eden Nebî’ye (Peygambere) tâbi' olmayıp (uymayıp) inkâr eder. Küffâr bu zümredendir (inkârcı bu toplumdandır) .Bu kimse bâtınen (ruhen) ve zâhiren (görünüş olarak) ism-i Celâl'in (Celâl isminin) terbiyesi tahtındadır (altındadır). Dördüncüsü: Aslında bir ism-i Cemâl'in mazharı (Cemâl isminin göründüğü yer) olup zâhirde (görünüşte) hicâbiyyât-ı tabîiyye (tabiat perdeleriyle) ve te'sîrât-ı muhîtiyye (çevresindeki tesirler) ile kendisini da'vet eden Nebî’yi tekzîb eder (yalanlar) ve muvakkaten (geçici olarak) esmâ-i Celâliyye’nin (Celâl isminin) taht-ı te'sirinde (etkisi altında) evkât-güzâr (vakit geçirici) olur. Fakat bu eyyâm-ı küfrü (küfürde olduğu günler) içinde dahi Rabb-i hâssı (kendi Rabbinin esas ismi) olan ismin zevki üzere bulunur: Meselâ küfr etmekle berâber yalandan nefret eder; emânete hıyânet etmez; halka zulümden ictinâb eyler (sakınır) ; nihâyet nesîm-i hidâyet (hidâyetin kokusuna) erişip birgün îmân-ı ezelîsi (eski imanı) zâhir olur (meydana çıkar) .İşte böyle bir kimse bâtınen (rûhen) ism-i Cemâl'in ( Cemâl isminin) ve zâhiren (görünüşte) ism-i Celâl'in (Celâl isminin) taht-ı terbiyesinde (terbiyesi altında) bulunur. İmdi Peygamber’in da'vetiyle herkesin muktezâ-yı isti'dâdı (istidadının gereği) ne ise o zâhir olur (meydana çıkar) ve irâde-i İlâhiyye (Allah’ın irâdesi) ne sûretletaalluk etmiş (ilişkili) ise o vukû' bulur (meydana gelir) .Bu kazâ ve sırr-ı kader bahsi Fass-ı Üzeyrı'de tafsîl olunmuştur (açıklanmıştır) ,oraya mürâcaat buyrulsun. Binâenaleyh (nitekim),Resûl ile vâris (mirasçısı),iblâğ cihetinden (ulaşması bakımından) ,ancak / emr-i teklîfiye (teklif edilen emirlere) hâdim olurlar (hizmet ederler) ; yoksa emr-i irâdîye (iradi emre) hâdim değildirler (hizmet edemezler) .Bunun tafsîli (açıklaması) dahi Fass-ı Ya'kûbî'dedir. Bundan başka Peygamber, aslında bir ism-i Cemâl'in (Cemâl isminin) mazharı (çıktığı yer) olan kimseyi, o ism-i cüz'înin (ismin parçasının, kısmının) rubûbiyyetinden (terbiyesinden) daha şümûllü (kapsamlı içine alan) ve daha cem'iyyetli (toplayıcı) olan ismin rubûbiyyetine (terbiyesine) da'vet eder. Bu basîret üzerine da'vettir. Meselâ aslında Hâdî isminin taht-ı terbiyesinde (terbiyesi altında) bulunan bir kimse, cemî'-i esmâyı (bütün esmayı) muhît olan (kuşatan, ihata eden) "Allah" ve "Rahmân" isimlerine da'vet olunur. Ve bundan hakâyık-ı İlâhiyye’nin (İlâhi hakikâtlerin, esmanın) tebdîli (değişmesi) lâzım gelmez. Bu keyfiyyet, bahr-i muhîtten (denizlerden) alınan bir bardak suyun yine bahr-ı muhîte (denize) dökülmesine benzer. Alınan su tebeddül etmedi (değişikliğe uğramadı) ;belki bahr-i muhîta (denize) karışıp onda mûstağrak (yok oldu, gark) oldu. Ve bu ism-i câmi'a (isimlerin bütün hepsinin toplu olarak) mazhariyet (çıktığı yer) ancak, İnsân-ı Kâmil’de oIur. İmdi Hz. Şeyh (r.a.) da'vet, bir ismin rubûbiyyetinden (terbiyesinden), diğer ismin rubûbiyyetine (terbiyesine) olduğunu Hak Teâlâ Hazretlerinin ........................................... (Meryem, 19i85) kelâm-ı münîfiyle (yüce sözleriyle) istişhâd buyururlar (şahit gösterirler). Ma'lûm olsun ki, ehl-i âlem (insanlar) , muttakî olmaları (çekinmeleri, korkmaları) cihetinden, (yönünden) Cebbâr isminin ihâtası (kuşatması) altındadır. Ve ittikâ (sakınma, korunma) ceberût (büyüklük, kibir) ve satvet (ezici kuvvet) sâhibi olan bu ismin terbiyesinden neş'et eder (çıkar, vücûda gelir) .Binâenaleyh (nitekim),muttakî olan (çekinen, korkan) kimse Cebbâr isminin celîsi (arkadaşı) ve mazharıdır (görüldüğü yerdir).Şu halde onun satvet (ezici kuvveti) ve ceberûtundan (gururundan, kibirinden) ittikâ, (korunma) rahmet-i âmme sâhibi olan Rahmân ismine ilticâdır (sığınmadır) . Çünkü Rahmân'ın, rahmâniyyeti cihetinden (yönünden) muktezâsı (gereği) lütuf ve âtıfet (sevgi) ve afv ve mağfirettir (bağışlamaktır).Muttakîler (korkanlar) satvet (ezici kuvvet) ve heybet (büyüklük) veren ism-i Cebbâr'dan intikâl edip (geçip) ism-i Rahmân indinde cem' olunca (toplanınca) ,onların vücûduna rahmet-i âmme (umumi, genel rahmet) şâmil olacağından, (kaplayacağından, içine alacağından) artık merhûm (kendisine rahmet isabet etmiş) ve mağfûr (affedilmiş)olurlar. Ve müttakîlerin (korkanların, çekinenlerin) adedi sayılmaz derecede çok olduğu ve her birisi, bir ismin mazharı bulunduğu (çıktığı yer olduğu) halde, cümlesinin Rahmân ismi tahtında (altında) toplanması, mazhar (görüntü yeri) oldukları isimlerden daha şümûllü (içine alan) ve daha cem'iyyetli (toplayıcı) olan bir isme da'vet olunduklarını gösterir. Bunun aksi de böyledir. Ya'nî muttakî olmayan (korkmayan, çekinmeyen) kimseler ki, dünyâda Rahmân isminin celîsidir (arkadaşıdır) ;/ âhirette Cebbâr ve Müntakım gibi esmâ-i Celâliyye’ye (Celâl isimlerine) da'vet olunurlar. Zîrâ, bu kimselerin adedi dahi pek çoktur. Ve her birerleri Şedîd, Dârr gibi birer esmâ-i' Celâliyye’nin (Celâl isminin) mazharıdır (çıktığı yerdir) . Ve dünyada ism-i Rahmân tahtında (Rahman ismi altında) müctemi' olup (toplanıp) envâ'-ı huzûzât-ı (çeşitli zevklerle) nefsâniyyelerini (nefislerini) istîfâ ederler (tatmin ederler).Fakat bi'l-âhire (sonunda) Müntakım ismi tahtında (altında) müctemi' olup (toplanıp) kendilerinden intikam alınır. İşte bu âyet-i kerîmede Hak Teâlâ, harf-i gâye olan (y)’yı cemî'-i esmâya (bütün esmayı) şâmil olan (içine alan) "Rahmân" ismine mukârin (bitişik, yakın) kıldı ve bundan "Rahmân" isminin kâffe-i esmâya (bütün isimleri) şâmil olduğu (içine aldığı) anlaşılır. Çünkü "Rahmân" ismi ile "Allâh" ismi arasında fark yoktur. Ve ehl-i âlemden (insanlardan) her birisi, bir ismin terbiyesi altındadır. Ve herkes kendi Rabb-i hâssı (Rabb’inin has ismi) olan ismin abdidir (kuludur) . Binâenaleyh (nitekim),Peygamber o esmâ-i müteferrikadan (bir kısım esmadan)ism-i Rahmân veyâ ism-i Allâh'ın terbiyesine da'vet eder. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ...............................................................(Yûsuf, 12/39) ya'nî "Erbâb-ı müteferrika (akli düşünce sahipleri)mı hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr (tek Kahhar) olan Allah mı hayırlıdır?" Ve kezâ diğer bir âyette de buyurur: .................................. (İsrâ, 17/110j ya'nî "Yâ habîbim! De ki: “Allah'a da'vet ediniz veyâhut Rahmân'â da'vet ediniz!". Bu da'vet basîret üzere olan bir da'vettir. Çünkü erbâb-ı müteferrikanın (ayrı ayrı kişilerin) abdi (kulu) olmaktan kurtarıp İlâh-ı vâhidin (tek olan İlâh’ın) ubûdiyyetine (kulluğuna) idhâl eder (sokar).Böyle olunca basîret sâhibi olan Muhammedî indinde da'vet, Hakk'ın hüviyyeti (Hakk’ın Zât’ı) haysiyyetiyle (bakımından) değil, esmâ haysiyyetiyledir (bakımındandır).Zîrâ hüviyyet-i Hak (Hakk’ın Zâtı) her mazharda (yerde) mevcûddur. Mâdemki da'vet esmâ haysiyyetiyledir (bakımındandır) ve biz bildik ki, âlem ism-i Cebbâr'ın (Cebbar isminin) ihâtası (kuşatması) altındadır, şu halde ehl-i âlem (insanlar),ism-i Rahmân'ın (Rahman isminin) ihâtası (kuşatması) altına girmek için bu ism-i Cebbâr (Cebbar ismi) onların müttakî olmalarını (çekinmelerini, korkmalarını) îcâb etti (gerektirdi) . Ve ism-i Rahmân'ın îcâb ettiği (gerektirdiği) takvânın (Allah’tan korkmanın, çekinmenin) hakîkatı budur ki, muttakî (sakınan, çekinen kişi) kendinden sâdır olan (çıkan) hayrât ve kemâlâtı nefsine muzâf kılmayıp (kendi nefsine bağlamayıp) Fâil-i hakîkî (fiili işleyen) Hak'tır, bunların cümlesi ona râci'dir (geri döner) der ve Hakk'ı nefsine vikâye,ya'nî siper, ittihâz (kabul) eder ve şurûr (kötülükler) ve nekayısı (noksanlıkları) kendi nefsine muzâf (ait) kılıp nefsini Hakk'a vikâye, ya'nî siper kılar. Zîrâ nekayıs (noksanlıkların) ve şurûrun (kötülüklerin) menşei (kökü) izâfi (bir şeye göre) ve i'tibârî (nisbî) olan vücûdât-ı kevniyyedir (kevni varlıkların vücutlarıdır).Binâenaleyh (nitekim),bu nekayıs (noksanlıklar) ve şurûr (kötülükler) dahi izâfi-(bir şeye göre olan) ve i'tibârî olan (gerçekte olmayıp var kabul edilen, nisbî) bir şeydir ve umûr-ı ademiyyedir (yok olan hususlardır). <Devam Edecek>
|
Başlatan Derviş - Son İleti Gönderen: Muhammed Murad
: Dün, 14:45:53
199. HİKMET
Hakk’ı bulan divaneler bilinçsizce söyler, Derd ve halet peyda kılıp yürür olur. Makamlar yüce makam, arşı gözler, Halka özünü rüsva kılıp yürür olur.
Elden kaçıp dağ ve çölü kılır vatan, Çöller ara yoldaşları karga-saksağan. Gider olsa gömlek yeni ona kefen, Vahşi kuşları yoldaş kılıp yürür olur.
Böyle olmadan can mâşukunu tanıyıp olmaz, Bu yolların ukbası çok, aşıp olmaz. Candan geçmeden vahdet şarabından tadıp olmaz, Vahdet şarabı içerek, semâ kılıp yürür olur.
Cananeyi bulan kişi özü bilmez, Avam-ı halkı talib olsa, kaçıp gelmez. Yüz bin nasih olsa, ondan öğütünü almaz, Ele özünü şaşkın kılıp yürür olur.
Yüz bin aşık tutuşsa-yansa olur sevinçli, Hak yadını her kim söylese olur hemdem. Mahşer günü didarına olur mahrem, Can ve iman feda kılıp yürür olur.
Allah için canını veren yoksun kalmaz, İki alem ona bostan asla olmaz. Gerçek aşıkın sırrı saklı halk bilemez, Göz yaşını tanık kılıp yürür olur.
Aşık ölmez, yakınlığı solmaz, aşkı taze, Halk içinde ağzı güler yanar pinhan. Çöller gezip bozlayıp yürür Hak lâ-mekan, Hak aşkını senâ kılıp yürür olur.
Aşk bağını gezen aşık özünü bilmez, Gece-gündüz mest ve hayran öze gelmez. Köşe ister ahaliye ülfet olmaz, Hak vaslını fena kılıp yürür olur.
Gerçek dertliler dertsizleri göze iliştirmez, Zahid, âbid, salikleri dile almaz. Nerede görse aşksızları nazar kılmaz, Gerçek dertliye deva kılıp yürür olur.
Aşıkların bildiklerini halk bilemez, Huri ve ğılman cümle melek hayl gelemez. "Sekahüm rabbühüm"ü arzu eylemez, Didarına vefa kılıp yürür olur.
Huri ve Kusur “an-tahur”dan alıp gelir, Rıdvan melek kadeh sunup, tazim kılar. Aşıkları gözünü yumub bilinçsiz olur, "Vaşuka!", deyip kir içinde yürür olur.
Hak temaşa eyleyip, ona rahmet kılar, Nur içinde pertev salıp, şefkat kılar. Yetmiş farik melekleri ülfet kılar, Lutf ve kerem armağan kılıp yürür olur.
_________________ "Bismillah dep beyan eyley hikmet aytıp Taliblerge dürr ü gevher saçdım mena..."
Hazret-i Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî [ Qaddesallahu Teala Sırrahul-Azîz ]
Başlatan mim - Son İleti Gönderen: mim
: Dün, 14:41:12
Ali FERŞADOĞLU / YENİ ASYA
Tahkikî, gerçek iman
Tahkikî imân; akıl, ilim, fikir, araştırma, tahkik, tetkik, inceleme, gözlem, müşahede, sentez ve muhâkeme ile elde edilir. O'na, derin tefekkürle, kesin belge, bulgu ve delillere dayanarak ulaşılır. Her şeyi Allah’a dayandırmakla beraber, her şeyin üstünde bulunan Ulûhiyetinin (İlâhlığın, yaratıcılığın) mühürlerini, Rubûbiyetinin (atomdan galaksilere kadar bütün kâinattaki terbiye ediciliğinin) damgalarını ve Kudret kaleminin ince nakışlarını; O'nun sonsuz isim ve sıfatlarını bu yansımalarda okuyarak O’nu bilmek, tanımak, O’nu kabul etmek, O’na inanmaktır.
Aynı şekilde, sair iman esaslarını da araştırıp, düşünüp, tefekkür süzgecinden geçirdikten sonra kabul etmektir.
Bu tür imân yalnız kuru bir bilgi/ilimle değil, yüksek bir tefekkür ile elde edilebilir. Evet, akıl, kalb, vicdan, idrak, şuûr gibi duyguların ve lâtifelerin de payı vardır. Mideye giren yemeğin muhtelif sinirlere, çeşitli miktarlarda taksim edilmesi gibidir. İlimle gelen imân meseleleri dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecesine göre ruh, kalb, sır, nefis ve hâkezâ, lâtifeleri kendine göre birer hisse alır, emer. Eğer onların hissesi olmazsa böyle bir imân noksandır.1
İmanın bütün lâtifelere sirayet etmesi çok mühimdir. Meselâ, “sekerat” denen ruhunu teslim etme zamanında şeytan vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir. Ancak, tahkikî imana bir zarar veremez. Çünkü, tahkikî iman yalnız akılda durmuyor. Hem kalbe, hem ruha, hem sırra, hem öyle letâife sirayet ediyor, kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor. Öylelerin imanı korunuyor.
Gerçek imana ulaşmanın iki yolu var:
1- Keşif ve manevî gözlemle. Bu yol yüksek seviyedekilere özeldir. Müşahadeye, görmeye dayalı bir imandır. Ki, pek çok imanî hakikatlerin yansımaları görülür.
2- Vahiy sırrının feyziyle, delillere dayanarak, Kur’ânî metodu, yani ispat ve tahkike dayalı bir tarzda akıl ve kalbin birleşmesiyle, hakkalyakîn (bizzat içine girerek, yaşayarak anlama) derecesinde bir kuvvetle zaruret ve apaçık dereceye gelen bir ilmelyakînle iman hakikatlerini tasdik etmektir.
Tahkikî imâna; tahayyülden başlayıp, tasavvur ve taakkulden geçip, tasdikten sonra iz’ân, iltizam, teslim ve imtisâlin ardından ulaşılır. Bu imân, hem hareket ve bereket, hem enerji ve güç kaynağıdır.
Bu tür imanın bir çekirdekten, tâ büyük hurma ağacına kadar ve eldeki aynada görünen misâlî güneşten tâ deniz yüzünde yansıyan güneşe kadar kademeleri, açılımları vardır. Ki, bin bir İlâhî ismin tezâhürleri, yansımaları ve diğer imân şartlarının kâinat hakikatleriyle örtüşen çok yönleri, basamakları, oluşumları, bağları bulunur.
Tahkikî imânı elde eden; Allah hesabına müşahede edilen herşeyin “marifet/ilim” olduğunu idrak eder. Kesin (yakîn) bilgiye dayanan tahkikî imânın pek çok mertebe, derece ve basamakları bulunmakla beraber, “ilmel-yakîn, aynel-yakîn ve hakkal-yakîn” gibi üç ana şıkta toplanır.
Bunların üç mertebesi de tahkikî imanın dereceleridir. İman gücü, tahkikî imanda ortaya çıkar, fiiliyata, pratiğe dönüşür.
Dipnot:
1- Mektûbât, s. 318.
03.09.2010
E-Posta: afersadoglu@hotmail.com fersadoglu@yeniasya.com.tr
Başlatan sufi34 - Son İleti Gönderen: sufi34
: Dün, 14:18:47
SÜLEYMAN SARGIN / ZAMAN s.sargin@zaman.com.tr
Bu gece Senin Kadrini bilenlerin gecesi Yâ Rab! Bütün cürmümüzle, seyyiat ve hatalarımızla beraber Habîb-i Edîb'ine talim buyurduğun istikametten, evvela sana hamd ve sena ederek, Habîb-i Edîb'ine salât ü selam getirerek dergâh-ı nezd-i ehadiyetine dehalet ediyoruz Ya Rabbi!
Ey isteyenlere cevap veren ve dua dua yalvaranların dualarını kabul buyuran Yüceler Yücesi Rab! Sen her şeye gücü yeten, her istediğini gerçekleştiren ve yakarışlara mukabelede bulunmak şanına çok yakışan yegâne Zat'sın; ne olur, bizim dualarımıza da icabet eyle ve sağımızdan-solumuzdan, önümüzden-arkamızdan, üstümüzden-altımızdan gelebilecek bütün tehlikelerden ve Senin azabına uğramaktan; aynı zamanda bunların hâsıl edeceği korku, gam ve kederden de sıyanet buyur!
Allah'ım! Senden bizim, inanan kardeşlerimizin ve topyekün insanların kalblerini, imana, İslam'a, Kur'an'a, ihsan duygusuna ve Peygamberimiz vasıtasıyla bize gönderdiğin bütün hakîkatlere tastamam açmanı diliyoruz. Kalblerimizi topyekün islerden, paslardan, küçük-büyük bütün virüs ve mikroplardan arındır.. kabirlerimizi Cennet bahçeleri gibi pür-nur eyle.. bilerek ya da bilmeyerek içine düştüğümüz hatalarımızı, günahlarımızı mağfiret buyur ve tekrar onlara bulaşmak sûretiyle içimizin kirlenmesine müsaade etme!.
Yâ Erhame'r-râhimîn ve Yâ Ekrame'l-ekramîn! Bizim, anne-babalarımızın, onların anne-babalarının, bize önderlik ve kılavuzluk yapan, bize Seni, Senin Habîbini, Kur'an'ı ve daha pek çok güzelliği gözyaşlarıyla anlatan büyüklerimizin, bir harf bile olsa kendilerinden istifade ettiğimiz muallimlerimizin, hocalarımızın, onların hocalarının, sevdiklerimizin, sevenlerimizin, içinde neş'et ettiğimiz beldedeki insanların, milletimiz fertlerinin, kadın-erkek arkadaşlarımızın, dostlarımızın, kardeşlerimizin.. bize karşı hep civanmertçe davrananların.. her zaman sırtımızı sıvazlayanların.. inanan kardeşlerimizin.. hayır dualarında unutmayıp her zaman bizleri yâd edenlerin.. üzerimizde hakkı bulunan herkesin.. kıymetli nasihatleriyle bize bekâ desenli sâlihatın yollarını gösterenlerin... ve bütün ümmet-i Muhammed'in günahlarını bağışla!
Tut elimizden; tut ki edemeyiz Sen'siz...
Ey Rab! Elimizden tut, dostlarının yüzüne baktığın gibi bize de rahmetinle teveccühte bulun.. iç dünyamızı varlığının ziyasıyla nurlandır ve bizi Sensizliğin zulmetlerinden, zindanlarından halâs eyle; halâs eyle ve eşiğine baş koymuş kapının şu sadık kullarını yalnız bırakma. Senden kalblerimize ışık, iradelerimize güç, düşüncelerimize istikamet, niyetlerimize de hulûs istiyoruz. Bizleri iç dünyamızla yeniden inşa ederek ruhlarımıza ahsen-i takvîm sırrını duyur. "N'olur ya Rabbî, n'olur ya Rabbî, neyin noksan olur ya Rabbî." Rahmet Senin sıfatın, inayet âdetin, af şanın; bizler de o rahmet, o inayet ve o mağfirete muhtaç kullarınız. "Kerem kıl kesme Sultanım keremin bînevâlerden / Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden."
Ya Rab! Önümüzdeki şu upuzun hayat yolculuğunda, bizi kendi idrak ve ihsaslarımızın darlığıyla baş başa bırakma; akıllarımızı inhiraf ve sürçmelerden, nefislerimizi cismânîliğin baskılarından, gönüllerimizi de hevâ ve heveslerin öldürücü oklarından sıyanet eyle. Kapının kullarını; ilimde kibir u gururdan, ibadette riya ve gafletten ve duygularına renk attıran ülfetten koru. Senin yolunda yürüyor gibi görünüp Senden uzaklaşmak, kurbet atmosferinde iç içe firkat yaşamak, hep rızadan söz edip gazap arkasından koşmak ne acıdır! Sen bizi kazanç yolu sanılan bu tür haybet vadilerinde ömür tüketmekten muhafaza buyur.
Bizleri bağışla, öyle bir dünyada hayata gözlerimizi açtık ve öyle bir âlemde yaşıyoruz ki, önümüzde tuzak, arkamızda tuzak; uğrayıp geçtiğimiz her yerde nefis, şeytan ve aynı takımdan binlerce ifrit ağını germiş av bekliyor; yol boyu yüzlerce fitne ocağı ve isi-dumanı gelip sinelerimize oturuyor. İnayetine ihtiyacımız açık, çaresizliğimiz her halimizden belli; bizleri yara-bere almadan hedefe ancak Sen ulaştırabilir ve bugüne kadar elli defa çatlamış, kırılmış ruh dünyamızı da ancak Sen tamir edebilirsin. İçimizi Sana döküyor, kusurlarımızı Sana açıyor ve bize yeniden insan olma yollarını göstermeni diliyoruz.
Yürüyeceğimiz yollarda yüzlerce firavun, yüzlerce nemrut, yüzlerce Ebu Cehil pusu kurmuş bize diş biliyor; varsın bilesin, hepsinin hakkından gelecek Sen varsın ya! Aczimiz mutlak, fakrımız açık, ihtiyaçlarımız sınırsız; ama hiçbir endişemiz yok. Zira, istemeden verdiklerine, ettiklerine bakıyor, isteklerimizin verileceğine, ihtiyaçlarımızın da giderileceğine gönülden inanıyoruz.
Sen elimizden tutmazsan, bu mekkâr, bu gaddar hasımlar karşısında kendi kendimize ayakta duramayız. Aksine maiyyetinde olursak, o zaman da hiçbir şeyden korkmayız. Bizleri şeytanın bu kabil ağlarına takılıp helâk olmaktan, kalbimizi şeytana kaptırmaktan, şeytana kalb kaptıranlarla beraber bulunmaktan muhafaza buyur. Bize yeni bir "ba'sü ba'del mevt" lûtfeyle; başlarımız önümüzde, boynumuz buruk, gönüllerimiz kırık, Senden ayrı düşmenin hacâletiyle iki büklüm ama fevkalâde ümitli ve Senden eminiz. Bizi bir daha yalnız bırakmamanı diliyoruz. Nedametlerimizi gönül heyecanlarımız ve gözyaşlarımıza emanet ederek bize ruhta, gönülde, sırda diriliş bahşetmeni diliyoruz. Kabul edersen bu Senin şanındandır. Reddedersen bu da bizim için apaçık bir hüsrandır. Şanına düşeni yapman ne hoş.! İstihkakımıza göre muamelen ne acı!..
"Bunlar da bendendir" der misin Yâ Resûlallah!
Ey Yüceler Yücesi Rabb'imiz! Hadiseler bizi boğacak hale geldi. Altından kalkamaz hale geldik. Şahit olduğumuz her manzara artık gırtlağımızda hıçkırığımızı düğümletecek hale geldi. Sen bu vaziyette bizi daha fazla devam ettirme Ya Rabbi! Keremin ve lütfun engindir Senin. Bu millete lütfedip kerem ve lütfunla muamele eyle Ya Rabbi! Bu millet ki Ya Rabbi! Bir zamanlar Senin Yüce adını bayraklaştırıp âfâk-ı âlem'de dolaştırıyor ve ölürken en büyük ümniye ve ideal olarak Senin mübarek adının âfak-ı âlem'de şehbal açmasını istiyordu. Bu millet, onların torunu ki Balkanlar'da sinesinden yediği hançerle Sana doğru kanat çırpıp yükselirken, "Attan inmeyesüz, Allah'ın adını âfâk-ı âlem'de gezdiresüz." diyordu. Onların ahfadı olan bizleri de aynı şerefle şerefyab eyle Ya Rabbi!
Son şiire kafiye koymak istiyoruz, yaban ellerde gezen Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in atının zimamından tutup dokuz asır boyunca Türk'ün yağız delikanlısının koşturup durduğu Anadolu'da dolaştırmak istiyoruz. "Biraz da bizim vatanımıza gel Yâ Resûlallah!" diyoruz.
Sen bir sultansın. Sultana sultanlık, dilenciye dilencilik yakışır. Bağlı ellerimizi çözüp dağılmış kâkülümüzü okşayıver, toz toprak içinde kalmış zülüflerimize mübarek elini gezdiriver. Gayba doğru uzanan ellerimizle Akabe'dekiler gibi elini sıkmak istiyoruz. Medinelilerin Seni davet ettiği gibi Seni yurdumuza davet ediyoruz. "Ne zaman geleceksin?" diyoruz. Ya Resûlallah, elini uzat, elimizi sık. Anadolu'nun yağız delikanlısı Sana Medine'nin Ensarı gibi el uzatacaktır. Başımızı okşa, kırık kalplerimizin kırıklığını gideriver.
Sana sadık olmaya söz veriyoruz Yâ Rabbi!
Yâ ilâhe'l-âlemin ve Yâ Ekrame'l-Ekramîn! Seyyidimiz ve pişdârımız; Rehnümamız ve rehberimiz; Muktedâ-yı kül ve rehber-i ekmelimiz olan Hazreti Muhammed aleyhi's-salatü ve's-selama dehalet ederek dergâh-ı nezd-i ahadiyetine girmek istiyoruz. Kirli yüzlerimizle doğrudan doğruya sana müracaatı sû-i edeb saydık. Habîb-i edibin vesâyâsı altına girmek istedik. Gönlümüzü evvela ona teslim edelim dedik. Ve sonra da onun gölgesi altında Senin huzuruna çıkalım. Bir kıtmîr gibi bacakları arasında dolaşalım, sadakatimizi izhar edelim. O da yüzümüze baksın. Ellerini yüceler yücesi Sana kaldırsın. Desin ki "Bunlar da bendendir Yâ İlahe'l-âlemîn." Bu lütfu bizden esirgeme yâ Rabbî!
Sana sadık olmaya söz veriyoruz; gecemizi gündüz eyle Ya Rabbi. Kışımızı bahar eyle yâ Rabbî! Neslimize can ve dirilik ihsan eyle Ya Rabbî! Bükük belimizi doğrult Ya Rabbi! Kaddimize istikamet, dizlerimize derman ihsan eyle Ya Rabbi! Bu gece Kadir Gecesi Ya Rabbi! Senin kadrini bilenlerin, kadir bilenlerin, kadrini bilip kadirşinaslık içinde huzuruna gelenlerin gecesi Yâ Rabbi!
Yâ Hafiyye'l-altâf. Neccinâ mimmâ nehâf, Ey lütufları gizli olan Allah, Ey keremleri gizli ve umman olan Allah! Bizleri korktuklarımızdan halâs eyle, şu ana kadar lütfedip bağışlayıp gedaya sultanlık mülkü sayılan bu lütufları bize ihsan ettikten sonra, bunları payimal eyleme. Bunları devamlı ve sürekli kılarak, bizleri bunlarla serfiraz eyle Ya Rabbi. Ey biricik Koruyanımız! Dinimize ve dünyaya müteallik bütün işlerimizde insî ve cinnî şeytanların, durmadan kötülüğü emredip duran nefs-i emmarenin vereceği zararlardan, inanan kullarına karşı kalbleri kin ve nefret duygularıyla dopdolu düşmanların saldırgan davranışlarından bizi muhafaza et. Onların tuzaklarından, komplolarından bizi ve gönlünü Senin dinine vermiş bütün inananları himaye eyle.
Ey Allah'ımız! Bize düşmanlık yapanlara karşı Sen bizim muînimiz ol.. haddini aşıp hukukumuza saldıran mütecavizlerin şerlerini üzerimizden def et. Aleyhimizde fitne ateşini körükleyenlerin ocaklarını söndür. Ey şefkati ve merhameti varlığı bütünüyle kucaklamış Rabb'imiz! Hakkında beslediğimiz hüsn ü zanda bizi tasdik et.. et de, biz çaresiz kullarını her türlü endişe, gam, üzüntü, keder ve sıkıntıdan halâs eyle! Efendimiz Hazreti Muhammed'e, aile fertlerine ve bütün ashabına salât ü selam ederek bunları Senden dileniyoruz, Rabb'imiz...
Her zaman engin lütuflarıyla, buhranlı zaman dilimlerinin peşinden de aydınlardan daha aydınlık bayram günlerini yaratan Rabb'imize, ağaçların yaprakları, denizlerin dalgaları ve yağmurların damlaları adedince hamd ve şükür; hürmetine kâinatın yaratıldığı, sünnetine bütün varlığın hayran kaldığı Efendimiz'e, insanlık âleminin yüz akları olan âline ve ashabına da sonsuz salât ü selamlar ediyor, günlerin nevbahara döneceği demlerin heyecanıyla ümitle bekliyoruz.
Gecelerin Efendisi
Nihayet dört gözle beklediğimiz en kutlu ve mübarek geceye kavuşma imkânına erdik. Efendiler Efendisi'nin mübarek beyanlarıyla dünya ahiretin tarlası. Bu sebeple ahiretimiz adına çok bereketli bir hasat mevsiminde bulunmanın o tatlı heyecanını yüreklerimizde hissediyoruz.
Kur'an'da adı geçen tek ay Ramazan; tek gece de Kadir Gecesi. Bu bereketli ve müstesna zaman diliminin şeref ve kıymetini Yüce Yaratıcı haber veriyor. O kadar ki, bu gece içinde tecelli edecek rahmetin ve mazhar olunacak ekstradan lütufların anlatılması için Kadr Sûresi namıyla müstakil bir sûre-i celîle inzal buyurulmuş.
Kadir Gecesi'nin hangi gece olduğu meçhul. Onun Ramazan ayında, Ramazan ayının son on gecesinde veya son yedi gecesinde, hatta Ramazan'ın tek olan son gecelerinde aranması hususunda rivayetler var. Nebiler Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem) Ramazan-ı şerifin son on gecesinde itikâfa girer ve ev halkını da ibadete sevk ederdi. İtikâfın son on gecede olması ve Fecr Sûre-i Celîlesi'ne "on geceye yemin" ederek başlanması Kadir Gecesi'nin Ramazan'ın sonunda aranması hususundaki kanaatleri güçlendiriyor.
Kadir Gecesi'nin bilinmemesinin pek çok hikmeti olsa gerek. Bir kere gecenin bin aydan hayırlı olması ve bütün melaike ve ruhanilerin o gece yeryüzünü şereflendirmeleri bile bu özel zaman diliminin kolayca bulunamamasını gerektiriyor. Böyle olunca inanan insanlar hem tembellikten kurtuluyor hem de Kadir Gecesi'ni yakalayabilme arzusuyla Ramazan boyunca gecelerini değerlendiriyor.
Tabii gizli tutulan sadece Kadir Gecesi değil. Cuma günü içerisinde duaların kabul olacağı icabet saati; beş vakit namaz içerisinde salât-ı vustâ; İlahi isimler içerisinde İsm-i A'zam; bütün taatler ve ibadetler içerisinde rıza-yı İlahi; zaman içerisinde kıyamet ve hayat içerisinde ölüm gizli bırakılmış. Bunların gizli tutulmasında maksat, müminlerin uyanık, dikkatli ve devamlı Allah'a ibadet ve taat içerisinde olmalarını sağlamak.
Bu sebeple Ramazan'ın sonuna yaklaştığımız şu günlerde her geceyi Kadir Gecesi olabilir ümidiyle dolu dolu değerlendirme gayreti içinde olmak gerekiyor. Bilemiyoruz, belki bu gecedir Kadir Gecesi, belki yarın; ya da bir başka gün. Ama bildiğimiz bir şey var; Kadir Gecesi bizim için ömrümüzün fırsatı. Ve o, bu son on günün içine saklanmış, adeta "Ey ahiretini kazanmaya çalışanlar, ey rıza-yı İlahî peşinde koşanlar, ey Nebiler Sultanı ile Kevser havuzlarının başında buluşmak isteyenler, ey affına ferman arayanlar, ey Cemâlullah ile müşerref olmak arzusuyla dolup taşanlar, ey kul olmayı en büyük paye sayanlar, ey nasipliler, ey bahtiyarlar ve ey talihliler! Gelin, ne olur gafleti bir kenara bırakın, gecelerde bülbüller gibi şakıyın, seccadelerinize bayram yaşatın, yudum yudum Kur'an içirin kalbinize, istiğfarla doldurun yüreklerinizi ve bu on günde beni bulun!" diye haykırıyor.
03 Eylül 2010, Cuma
Başlatan sufi34 - Son İleti Gönderen: sufi34
: Dün, 14:14:22
Hacı Bayram-ı Veli, 15.yüzyılda Anadolu Türk Birliğinin yeniden sağlanmasında en az politik ve askeri güçler kadar etkili olan Anadolu sufilerinin en önemlilerinden birisi. -
1253'te Ankara'nın Solfasol köyünde doğdu. Asıl ismi Numan. Babası Koyunlucalı Ahmet ,annesi Fatma Hanım. Doğduğu ev restore edilmiş ve ziyaretçilere açılmış.Çocukluk yıllarından itibaren ciddi bir eğitim almış. Hacı Bayram-ı Veli gençlik yıllarında medrese eğitimi almış ve bu dönemde Tefsir, Fıkıh, Hadis, Matematik, Felsefe, Arapça, Farsça ve Edebiyat gibi çeşitli dersleri okumuş.Numan iken nasıl Bayram olduHacı Bayram-ı Veli öğrencilik hayatından sonra Ankara'da Melike Hatun isimli bir hayırseverin yaptırdığı Kara Medresede müderrislik yapmış. Medreseler günümüzün üniversite ve fakülteleriydi. Burada ders veren müderrislerin ünvanı günümüzün profesör ünvanıydı. Daha sonra zamanın ünlü din bilgini olan Ebu Hamidüddin Aksarayi ( Somuncu Baba ) tarafından Kayseri'ye davet edilir. Bir Halveti şeyhi olan Ebu Hamidüddin ile karşılaşması ilk defa bir kurban bayramı günü olduğu için şeyh kendisine Bayram adını verir. Bugünden sonra Numan ismi yerine Bayram ismini kullanır. Bu ziyaret esnasında Ebu Hamidüddin Hacı Bayram-ı Veli'ye zahir ilminin ve batın ilminin derecelerini ve geleceğini manevi yolla kendisine göstererek ,ikisi arasında bir seçim yapmasını söyler ve kendisini tasavvuf yoluna girmeye, bu yolda öğrencisi olmaya davet eder. Hacı Bayram-ı Veli bu daveti kabul eder ve tasavvuf eğitimine Ebu Hamidüddin nezaretinde başlar.Mekke Medine yollarında 3 yılmArdından 1394'te şeyhi ile birlikte Bursa'ya gider ve orada Çelebi Sultan Mehmet (Yeşil Medrese) medresesinde de müderrislik yapar. 1400 yılında şeyhi ile Bursa'dan ayrılan Hacı Bayram-ı Veli ; üç yıl süren Şam, Mekke ve Medine'yi kapsayan hac yolculuğuna çıkarlar.Geri döndüklerinde Ebu Hamidüddin Hazretleri çok yaşlanmıştır ve manevi emanetini Hacı Bayram-ı Veli 'ye bırakarak 20 Eylül 1412 tarihinde Aksaray'da vefat eder. Hacı Bayram-ı Veli daha sonra Ankara'ya döner. Artık yanlızca müderris değil, Hamidüddin Aksariyi'nin halifesi ve kendi adıyla anılan Bayramilik tarikatının şeyhidir.Tarikatın eğitiminin yapılması için tekke adı verilen binalara ihtiyaç vardır. Bu tekkeler yenilip içilen,yatılan, ibadet edilen yerlerdir. Yapılan danışmalar sonucunda bugünkü Ulus meydanında yüksekçe bir tepe olan eski hristiyan Ogüst mabedine bitişik şekilde 1415 senesinde Bayramilik Tarikatı tekkesinin inşaatına başlanır.Tekke'nin ilk imamıBu tekkenin ilk imamı Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin öğrencisi ve gelecekteki damadı Eşrefoğlu Rumi hazretleridir. .Bayramilik tarikatı Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin profesör olması ve eğitim metodunu güzel uygulaması sonucu kısa zamanda büyük kitlelere ulaştırarak yayılır. Bu esnada Akşemseddin hazretleri Ankara'ya gelir Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin öğrencisi olur.Akşemseddin'in hocasıBayramilik yaygınlaşırken, Edirne'de Sultan II.Murad Han 1421 yılında tahta geçer. Bu tarikatın çok yaygınlaşması kimi çevrelerde korku ve kuşku uyandırır ve Hacı Bayram-ı Veli Sultan II.Murad'a şikayet edilir.Yakın geçmişte yaşanmış Şeyh Bedrettin isyanı ile kurulan hayali bağlantılar ve spekülatif benzerliklerle de kışkırtmalar yapılır. Sonuçta Hacı Bayram-ı Veli, II.Murad Han tarafından Edirne'ye davet edilir. Hacı Bayram-ı Veli öğrencisi Akşemseddin'i de yanına alarak Edirne yolculuğuna çıkar. Bu yolculuk esnasında Gelibolu'ya uğrar ve burada Yazıcıoğlu Ahmet ve Muhammed kardeşlerle görüşür onları tasavvufi yola sokar. Sultan daha ilk görüşte Hacı Bayram-ı Veli'den etkilenir ve ihbarın asılsız olduğu anlaşılır. Sultan ve vezirlerle görüşen Hacı Bayram-ı Veli onlara çeşitli tavsiye ve telkinlerde bulunur.Eski Cami'de halka nasihatYaklaşık iki ay Edirne'de kalır ve bu esnada Edirne Eski Camii'nde halka va'z eder. Hacı Bayram-ı Veli 'den çok etkilenen Sultan bu büyük veliyi saygı ve sevgi içinde Ankara'ya uğurlar, O'na olan sevgisi sebebiyle müridlerini yeniden Padişah'a ihbar edilir. vergiden muaf eder. Dağ-taş herkes Hacı Bayramı Veli'nin müridi olur. "Ben Hacı Bayram-ı Veli'nin müridiyim" diyen vergi ödemek istemez. Bu haber Padişah'a ulaşır. Padişah güvendiği 2 adamını gönderir. Hacı Bayramı Veli müridlerini "önemli bir müjde vereceğim" diyerek Haymana ovasında toplar. Bir çadır kurulur. Çadırın önüne çıkar, onbinlerce mürid ve müridana hitap eder: "Rüyamda Peygamber Efendimiz müridlerini benim için kurban kes buyurdular. Şimdi kurban olmak isteyenler ya Allah diyerek çadıra adım atsınlar" Sadece genç bir delikanlı ile bir kadın içeri girer. Çadırdan feryat sesleri duyulur. Kan dışarı sızar" orada bulunanlar darmadağın olurlar. Hacı Bayram-ı Veli hazretleri: "Padişaha selam söyleyin. Benim birbuçuk müridim var. Herkesten vergi alsınlar"İstanbul'un fethi müjdesiHacı Bayram-ı Veli hazretleri 1426'da tekrar Edirne'ye gider. Bugünkü tarihi Uzunköprü'nün temeli dualarla atılır. 1429'da Edirne'ye bir yolculuk daha yapılır. Bu seyahat Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin Fatih Sultan Mehmet'i gördüğü son Edirne seyahatı olur. Bu görüşme esnasında İstanbul'un Fatih tarafından feth edileceği müjdesini Sultan II.Murad'a verir.1430'da halife olarak Akşemseddin hazretleri ve Bıçakçı Ömer'i bırakarak Ankara'da vefat eder. İsmiyle meşhur cami ve yanında türbesi vardır. Hacı Bayram-ı Veli Hz.'lerinin üç kız ve beş erkek çocuğu olduğunu biliyoruz.Kızlarından sadece Eşrefoğlu Rumi ile evlenen Hayrunisa'nın ismi bilinmektedir.Oğullarının adları sırasıyla Şeyh Ahmet Baba, Ethem Baba, Baba Sultan, İbrahim ve Ali'dir.Sultan İkinci Murad Han'a NasihatleriHacı Bayram-ı Veli Hazretleri Edirne'den ayrılırken kendisinden nasihat isteyen Sultan İkinci Murad Han'a şöyle nasihat eder. „-Tebean içinde herkesin yerini tanı, ileri gelenlere ikramda bulun. İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı gençlere sevgi göster. Halka yaklaş fasıklardan uzaklaş, iyilerle beraber ol. Hiç kimseyi küçümseme ve hafife alma.İnsanlığında kusur etme, sırrını kimseye açma, cimri ve alçak insanlarla dostluk kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbirşeye ülfet etme. Sana birşey sorulursa o soruya herkesin anlayacağı şekilde cevap ver. Seni ziyarete gelenlere ilminden birşeyler öğret böylece faydalansınlar. Herkes öğrettiğin şeyi anlayıp uygulasın. Bazanda onlara yemek ikram et.İhtiyaçlarını temin et. Onların değer ve itibarlarını iyi tanı kusurlarını görme. Halka yumuşak davran, müsamaha göster..."Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin yazdığı ilahi-zikirNoldu bu gönlüm ,noldu bu gönlüm? Derdü gam ile doldu bu gönlüm. Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm, Yanmada derman buldu bu gönlüm. Gerçi ki yandı gerçeğe yandı, Rengine aşkın cümle boyandı. Kendi de buldu kendi de buldu, Matlabını hoş buldu bu gönlüm. Elfakru fahri elfakru fahri, Demedi mi alemlerin fahri. Fakrını zikret fakrını zikret, Mahv u fenada buldu bu gönlüm. Sevda-yı a'zam sevda-yı a'zam, Bana k'oluptur arş-ı muazzam. Mesken-i canan mesken-i canan, Olsa acep mi şimdi bu gönlüm. Bayrami imdi bayrami imdi, Yar ile bayram eyledi şimdi. Hamd senalar hamd-ü senalar, Yar ile bayram etti bu gönlüm http://www.milligazete.com.tr/haber/haci-bayram-i-veli-175689.htm
Mustafa Özcan / Milli Gazete
Fener Rum Patriği'nin tensibinde Türk vatandaşlığı şartının aranması nedeniyle gelecekte bu makamın boş kalabileceği ve bu nedenle de mevcut Fener Rum Patriği Bartholomeos'un son patrik olabileceği yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Lakin Patrik Bartholomeos bu durumdan pek endişeli gözükmüyor ve rüzgarın ters yönde esmeye başladığını ve artık Rumların Türkiye'den Yunanistan'a değil Yunanistan'dan Türkiye göç etmeye başladıklarına dikkat çekiyor. Esasında Fener Rum Patriği ve avazındakiler yani aynı dili paylaşanlara bakacak olursanız Türkiye mütekabiliyet ve misilleme uygulamıyor esasında zorbalık yapıyor. 'Halep oradaysa arşın burada' misali, benzeri bir Ortodoks kilisesi olan Mısır'daki Kıptileri ayna olarak alacak olursak bize çok şey gösterecek ve öğretecektir. Azınlık olmalarına rağmen özellikle örgütlü olmaları nedeniyle zorba bir topluluğu temsil ediyorlar. Çoğunluğa baskı kuruyorlar. Kimileri Mısır'da ve dünyada bir Ortodoks lobisinden bahsederken kimileri de onlardan Mısır içinde bir güç merkezi olarak bahsetmektedir. Son sıralarda zorbalıkları iyice ayyuka çıkmış durumda. Azınlık oldukları halde bu kadar güçlü olmalarına bakılırsa çoğunluk olsalardı kesinlikle kimseye hayat hakkı tanımazlardı. Son sıralarda Mısır'da Kilise ricali arasında ve onun ötesinde kadınları arasında gizliden gizliye Müslüman olma eğilimi ve vakaları arttıkça artıyor. Kilise ise buna tahammül edemiyor. Geçmişte yaşanan bu tür vakalardan sonra Ortodoks Kilisesi resmen zorbalığa başvurmuş ve Müslüman oldukları için ailelerinden kaçan kadınları zorbalık yoluyla geri almış ve onları adeta ortaçağlardan kalma şapellere ve benzeri yerlere kapatmıştı. Mısır rejimi de güçlerinden çekindiği için üzerine gidememiş ve dolayısıyla Kilise zorbalığıyla baş başa kalmıştı. Mısır Ortodoks Kilisesi ne kanun tanıyor ne de nizam!
Son olarak Kamilya Şahata isimli papaz eşi bayan da İslamiyet'e vurulduktan ve tutulduktan sonra kilise zorbalığına maruz kalmış hemcinslerinin akıbetine uğruyor. Önce gönlünü İslamiyete kaptırıyor ve sonunda bu açığa çıkınca ailesinden ve çevresinden kaçıyor. Lakin ailesinin ve Kilise'nin şikayetleri üzerine Mısır güvenlik güçleri Kamilya Şahata'yı sığındığı Müslüman çevreden alıyorlar ve Kilise ricaline teslim ediyorlar. Kamilya da aynı akıbete uğrayan hemcinsleri gibi Kilise tarafından bilinmeyen şapellere ve dört duvar arasına kapatılıyor ya da başka bir ifade ile dış dünya ile arasına kalın duvarlar örülüyor. Kamilya ile ne basın ne de başka kimse görüşebiliyor. Zorbalar onu zorla şapellerde tutuyor ve yeni dini ile arasına giriyorlar. Onu yeni dinine yabancılaştırmaya çalışıyorlar. Bu da Mısır'da Müslümanlar arasında büyük infialler uyandırıyor. Bir taraftan rejime yönelik tepkiler artarken diğer taraftan da Kilise'nin zorbalığı Müslümanların kanına dokunuyor. Bu nedenle Müslümanlar özellikle de teravih namazlarından sonra Kamilya'ya özgürlük için gösteri üzerine gösteri düzenliyorlar. Bunlardan ilki Kahire'de Nur Camii önünde yapılmış ve gösteriye katılan kalabalıklar Kamilya için özgürlük talep etmişlerdi. Gösterilerde, Abidin Meydanı'nın isminin Esir Kamilya Şahata Meydanı olarak değiştirilmesini teklif etmişler. Nur Camii'nden sonra Ramses semtindeki Fetih Camii önünde de yeni bir gösteri düzenlenmesi çağrıları ve hazırlıkları yapılıyor.
Kilise'nin bu zorbalığına rağmen özellikle de Mısırlı Kıptiler arasında İslam'a ilgi çığ gibi büyüyor. Bilhassa Ramazan'ı idrak ettiğimiz Ağustos ayı içinde Ezher'de 400 civarında Hıristiyan Müslümanlığını ilan ediyor. Bunlar arasındaki en büyük kitleyi Mısırlı Kıpti Hıristiyanlar oluşturuyor. Kilisenin İslamiyete eğilim duyan mensupları nezdinde dini ve toplumsal baskısı kırılabilse Mısırlı Kıptilerin fevc fevc İslamiyetle tanışacakları ve bu dine girecekleri ifade ediliyor. Bundan dolayı Müslümanlar Skolastik duvarların yıkılmasını temenni ediyorlar.
Her türlü engele rağmen İslamiyet de suyun inbisat kanunu veya yer çekim kanunu gibi gayri Müslim kitleler nezdinde çekim ve cazibe gücünü ortaya koyuyor. En karanlık devrelerde bile gönüllere yol bulabiliyor. Papa Şennude'den bağımsız Mukattam'daki Maksimus Kilisesi ve Miskin Matta Kilisesi ve ayrıca Refik Habib ve Cemal Es'ad gibi bağımsız Hıristiyanlar da Kilise'nin zorbalığından dert yanıyor ve yakınıyorlar ve reşit kimselerin vicdanına yapılan baskıların son bulmasını talep ediyorlar. Toplumsal uyumun Kilise'nin baskısıyla yok edildiğine de dikkat çekiyorlar. Sonuç olarak; berdevam İslamiyet'in duru bir kaynak gibi gönüllere yol bulmasını ve mecra olarak akmasını kimse engelleyemez.
Başlatan seyyahin - Son İleti Gönderen: seyyahin
: Dün, 12:44:56
Arapça Dil Bilgisi Tabirleri - Terminolojileri hemze harekeli elif (harekesi yoksa uzatan elif’tir) harf-i med uzatan harf (ler) harf-i târif isimlerin başına gelen belirtme edatıdır (ال), kelimenin sonundaki tenvini düşürür marife belirli bir nesneyi gösteren isim (başında harf-i tarif olan isimler, alemler [özel isim], zamirler, ism-i mevsuller, ism-i işaretler, marife isme muzaaf olan isimler) nekra belirsiz bir nesneyi gösteren isim (başında ال müzekker hakikî veya lafzî erkek varlıklara delalet eden kelimeler müennes hakikî, lafzî veya semaî dişi varlıklara delalet eden kelimeler müfred tek varlığa delalet eden isim (cümle olmayıp tek kelimeden ibaret olduğunu da belirtir) tesniye / müsenna iki varlığa delalet eden isim cemi‘ ikiden fazla varlığa delalet eden isim cemi‘ müzekker-i sâlim erkek çoğul (müfred-müzekker kelimenin sonuna bulunmayan ve diğer marife şartlarını taşımayan isimlerdir; aynı zamanda adedinin bir tane olduğunu belirtir)ون ilavesiyle yapılır) cemi‘ müennes-i sâlim dişi çoğul (müfred-müennes kelimenin sonuna آت ilavesiyle yapılır) cemi’ mükesser kırık çoğul (kelimenin müfredinde değişiklik yapılarak elde edilir) harf yalnız başına bir manâ ifade etmeyen, isim ve fiille birlikte bir anlamı olan kelime isim zamana bağlı olmadan kendi başına bir manâsı olan kelime fiil zamana ve şahsa bağlı olarak bir iş ve oluş bildiren kelime (mazi, muzari/istikbal, emir) fâil özne (fiil cümlesinde bu adı alır) mef’ul nesne mef’ûlün bih düz tümleç mübteda özne (isim cümlesinde bu adı alır) haber mübtedanın durumuna dair bilgi veren kelime, cümle veya şibh cümleler izâfet isim tamlaması (bir ismin başka bir isme nisbet edilmesi) (muzaaf ve muzaafun ileyh’ten müteşekkildir) muzaaf tamlanan (başına ال, sonuna tenvin, tesniye veya cemi’ nûn’u almaz) muzaafun ileyh tamlayan (daima mecrurdur; belirtisiz isim tamlamasında nekra olarak gelir) meftûh fetha ile harekeli harf meksûr kesra ile harekeli harf meczûm sükunlu harf ref’ / merfû son harfinin harekesi ötre / damme olan kelime (fâil, mübteda, haber...) nasb / mansub son harfinin harekesi üstün / fetha olan kelime (mef’ûlün bih, hal ...) cer / mecrur son harfinin harekesi esre /kesra olan kelime (harf-i cer’li isim, m.ileyh...) câr önüne geldiği ismin sonunu kesralı yapan (harf-i cerler) şibh-i cümle cümle benzeri (câr ve mecrûr’dan yahut zarftan oluşur) sıfat / na‘t bir ismi niteleyen kelime mevsuf / men‘ût nitelenen kelime i‘rab kelimenin sonundaki harf ve hareke değişikliği mu‘rab i’raba tâbi kelime (son harfinde değişiklik kabul eden) mebnî cümledeki konumu ne olursa olsun, son harfinin harekesi değişmeyen kelime gayru’l-munsarıf sonuna kesra ve tenvin kabul etmeyen, kesra yerine fetha ile mecrur olan isim (memnû mine’s-sarf da denir) sarf şekil bilgisi, morfoloji (istenilen manayı elde etmek için kelimenin aldığı şekillerden bahseden ilim dalıdır, sadece isim ve fiil kapsamı alanına girer) tasrîf çekim (bir kelimenin bir şekilden diğer bir şekle konması) nahiv söz dizimi, sentaks (kelimenin cümle içindeki durumunu ve bu duruma göre i’rabını inceleyen bilim dalıdır) belâgat meramın iyi suretle düzgün ve sanatlı sözlerle ifadesi vasıl okurken kelimeler arasında durmayıp, birbirine bağlamak vakıf okurken durmak, kelimeleri birbirine bağlamayıp ayırmak (kelimenin son harekesi hazf olunur) ibdâl bir harfin yerine başka bir harf getirmek idgâm aynı iki harf yan yana gelirse, kolay okuyup yazmak için bu iki harfi bir harf olarak yazıp şeddelemek izhâr aynı iki harf yan yana geldiğinde şeddelemeden ayırmak zâid harf kelimeyi meydana getiren kök harflerden başka, çeşitli sebeplerle kelimelere ilave edilen harf /-ler mutasarrıf çekim kabul eden isim (müfred iken müsenna, cemi‘ yapılabilmesi gibi) gayr-ı mutasarrıf çekim kabul etmeyen isim câmid hiçbir kelimeden türememiş isim müştâk bir fiilden veya başka bir isimden türemiş isim alem özel isim ma’lûm işi yapanın belli olduğu, faili zikrolunan fiil meçhul işi yapanın belli olmadığı fiil lâzım geçişsiz fiil (failin yaptığı iş kendi üzerinde kalan; kimi, kime, neyi, neye gibi sorulara ihtiyaç hissettirmeyen fiiller) (mef’ulün bih’ini ancak harf-i cer yardımı ile alır) müteaddî geçişli fiil (failin yaptığı iş kendi üzerinde kalmayıp başkasına etki eden, yani cümlenin anlamının tamamlanması için nesneye ihtiyaç duyan fiiller) (mef’ulün bih’ini doğrudan doğruya -harf-i cer’siz- alır) mücerred kök (aslî) harflerinden ibaret olan fiil mezid kök harflere bazı ekler getirilerek yapılan fiil gâib üçüncü şahıs (yanımızda ve karşımızda bulunmayan müzekker) gâibe üçüncü şahıs (yanımızda ve karşımızda bulunmayan müennes) muhâtab ikinci şahıs (kendisiyle konuşulan müzekker) muhâtaba ikinci şahıs (kendisiyle konuşulan müennes) mütekellim birinci şahıs (konuşan müzekker veya müennes) sülasi kökü üç harfli fiil rubai mücerred kökü dört harfli fiil (ilavesiz) rubai mezid dört harfli (sülasi fiile bir harf ilavesiyle) humâsî beş harfli (sülasi fiile iki harf / rubai mücerred fiile bir harf ilavesiyle) sudâsî altı harfli (sülasi fiile üç harf / rubai mücerred fiile iki harf ilavesiyle) sahih fiil illet harfi bulunmayan mu’tel fiil illet harfli fiil ism-i fâil etken sıfat-fiil (fiilden türeyip, işi yapanı gösterir) ism-i mef’ul edilgen sıfat-fiil (fiilden türeyip, yapılan işten etkilenen kişi veya nesneyi gösterir) ism-i maksûr sonunda elif-i maksûre (ي şeklinde yazılmış elif) bulunan ve sondan bir önceki harfinin harekesi fetha olan isim ism-i menkûs son harfiي olup, sondan bir önceki harfinin harekesi kesra olan isim ism-i memdûd son harfi hemze ve bir önceki harfi zâid elif olan isim sâlim fiil aslî harflerinde illet harfi, hemze ve şeddeli harf bulunmayan fiil mehmûz fiil aslî harflerinden biri hemzeli olan fiil muzaaf fiil son iki harfi aynı olup, idgam yapılarak şeddelenmiş fiil misâl fiil aslî harflerinden birincisi “vav” veya “yâ” olan fiil ecvef fiil aslî harflerinden ortadaki illet harfi olan (elif, vâv, yâ) olan fiil nâkıs fiil aslî harflerinden sonuncusu illet harfi olan fiil lefif fiil aslî harflerinden ikisi illet harfi olan fiil emir bir işin yapılmasını istemek nehiy bir işin yapılmamasını istemek, yasaklamak (olumsuz emir) (misal: tembellik yapma!) nefy olumsuzluk (misal: tembellik yapmıyor) câmid fiil (donuk fiiller) yalnızca bir zamanı veya bir / birkaç şahsı bulunan fiiller taaccüb fiilleri bir şey karşısında duyulan hayret ve şaşkınlığı anlatan camid isimler masdar iş ve oluşu, şahsa ve zamana bağlı olmadan anlatan kelime sıfat-ı müşebbehe ism-i fâil nev’inden olup, türediği fiilin ifade ettiği güzellik, çirkinlik, sakatlık ve kusurluluk gibi sıfatlarda ve bazı duygularda devamlılık ifade eden müştak kelime (genellikle lazım fiilden türetilir) ism-i tafdîl (üstünlük sıfatı) renk, şekil ve sakatlığa delalet etmeyen, vasıfları ve nitelikleri aynı olan iki şeyi mukayese eden veya bir varlıktaki bir vasfın başka varlıklardan daha üstün olduğunu gösteren isim (fiilden türetilir) ism-i tasgîr (küçültme ismi) küçüklük ve azlık ifade etmek, sevgi veya hor görmeyi ifade etmek için kullanılan isim (isimden türetilir) ism-i mensûb bir yere, bir aileye, bir mesleğe, bir din veya mezhebe yahut herhangi bir şeye mensub olmayı bildiren, isimden türeyen ve sonu (mâkabli meksur) “çift yâ”lı isim ism-i zaman ve mekân bir fiilin vukû bulduğu yeri ve zamanı gösteren isim (fiilden türetilir) ism-i âlet âlet ismi (işlediği işi ifade eden fiilden yapılır; müteaddî-sülasî fiilden türetilir)
...
|
İndir-Dinle- İzle
Son İletiler
Tasavvufi Okumalar
Mail Grubumuz
|